Arkadaşlar uzun oLduguna bakmayın gerçekten ibret edinmemiz gereken bir hikaye !

Manga

Kayıtlı Üye
Padişah Gökhan, ayağa kalkamayacak şekilde hastalanmıştı. Ülkenin bir çok bölgelerinden doktorlar çağrıldı. Her birisi, değişik zamanlarda onu muayene ettiler. Kimi bitkilerden ilaçlar hazırladı... Kimi tohumları kaynatarak çay gibi içirdi. Boş verin iyileşmeyi... bel bel bakar hale geldi. Yani bir kelime dahi konuşamıyordu. Bir müddet sonra, ünü bir çok ülkede duyulan Baki isimli bir doktor saraya çağrıldı... Doktor Baki, Padişah’ı ayaklarına kadar muayene etti. Sonra Padişah’ın yakınlarına :

- Karadeniz’de kız başlı bir balık var. Bu balığı getirirseniz Padişah hazretlerinin tedavisi mümkün olabilir. Bu balığın yüreğiyle yapacağım ilaçların hastalığına çare olacağına inanıyorum.

Padişah Gökhan’ın oğlu da içlerinde olmak üzere, yüzlerce kişi kayıklarıyla Karadeniz’de kız başlı balığı aramaya koyuldular. Aramanın üçüncü günüydü. Padişah’ın oğlu, attığı oltaya büyük bir şeyin takıldığını hissetti. Yukarıya kaldırdığı an, karşısına kız başlı balık çıktı... Heyecanlanarak bağırdı :

- Balığı ben buldum! Babam yakında iyileşecek!

Bu esnada bir çok kişi Padişah’a müjde vermek için saraya koşuştular. Hep bir ağızdan : “Oğlunuz, Şehzade Mahmut, kız başlı balığı buldu...Gözleriniz aydınlık içinde olsun Padişah’ım“ dediler.

Padişah’ın oğlu kız başlı balığın ağzındaki oltanın çengelini fazla incitmeden çıkardı. Kucağına aldığı balığın ağzında kan, gözlerinde yaşlar vardı. Narin hali ve gözyaşları karşısında duygusuz kalamadı ve onu tekrar denize bıraktı. Kız başlı balığın kurtulma sevinciyle denize dalışı, unutulacak gibi değildi.

Şehzade Mahmut’un yakaladığı balığı denize bırakmasından sonra bir çok kişi, bu kez Padişah’a kötü haberi ulaştırmak için saraya koşuştular. Hep bir ağızdan : “Oğlunuz Şehzade Mahmut, kız başlı balığı denize bıraktı... Çok üzgünüz Padişah’ım“ dediler.

Padişah Gökhan : “Oğlumun yaptığı hareket, benim hayatıma kasdetme anlamına gelmektedir. Bu sebeple oğlum Mahmut’u, şu andan itibaren evlatlıktan reddediyorum. Ayrıca yirmi bir gün sonra da idam ettireceğim.

Şehzade Mahmut, babası Padişah Gökhan’ın emriyle, daha kayığından karaya çıkmadan, yanına gelen muhafızlar tarafından apar topar götürülerek zindana atıldı. Şehzade Mahmut için zor günler başlamıştı.

- Annesi Ayla Sultan, ertesi sabah oğlunu zindanın kapılarını açtırarak ziyaret etti. Elinde bir elbise sepeti ve yiyecekler vardı... Ona :

- “Oğlum Olanları ben de duydum. Baban yirmi bir gün sonra seni idam ettirecek... Keşke bulduğun balığı denize atmasaydın? Ben gece hiç uyuyamadım. Senin için bir at ve yol azığı hazırlayacağım… Bir yolunu bulup, yarın gece yarısı, muhafızlar uykuda iken, sarayda bulunan yedek anahtarlarla kapıları açarak, senin yanına geleceğim. Sen, şu an getirdiğim elbiseleri, ben gelmeden önce giyin. Buradan çıkar çıkmaz sarayın arkasındaki Altın Çeşme’nin yanına bağlıyacağım ata bin ve bu bölgeden süratle uzaklaş... Yönün daima doğu yolunda olsun... Şehrin doğu kapısından da çıkmayı unutma... Ben, sen buradan ayrıldıktan sonra, hâlâ buradaymışsın gibi, senin gittiğini farkettirmemek için her gün zindana geleceğim... Sakın ha sakın, tanımadığın insanlarla dost olma! Adamın iyisi yemek başında belli olur... Kendini tanıtırken de, ne başına gelenlerden bahset, ne de Padişah çocuğu olduğunu söyle! Bir halk çocuğu gibi görün... Konuşmadan önce düşün! Bak tekrar ediyorum : “Adamın iyisi yemek başında belli olur“ bu sözüm aklından hiç çıkarma!“

Oğlunu üzmemek için adeta gözyaşlarını içine akıtıyordu. Sözlerini sürdürdü : “Belki gece yarısı fırsat bulamayağız... Şimdiden vedalaşalım... Hiç üzülme ALLAH senin yanında olacak! Yolun açık olsun oğlum… Bir başka ülkede de olsan senin hayatta olman benim için bir ışık olacak! Güle güle git oğlum. “

Ayla Sultan, zindanın kapılarını kilitleyerek oradan ayrıldı... Şehzade Mahmut, annesinin dediklerini yaptı. Hiç uyumadan hazır bir vaziyette annesini bekledi. Bir müddet sonra zindanın kapılarının birer birer açıldığını hissetti. İçerde öylesine bir sessizlik vardı ki, annesinin nefes alışı bile uzaktan hissedilebiliyordu. Zindanın kapısı açıldı... Annesi elindeki çırayla içeriye girdi... Adeta fısıltı halinde konuşarak : “Haydi oğlum, dediklerimi yap. Vakit kaybetme!“

Ayla Sultan’ın, oğlu Şehzade Mahmut’a fısıltı halinde söylediği son sözler : “Adamın iyisi yemek başında belli olur... Bu sözümü unutma! Yolun açık olsun oğlum!“ oldu.

Zindandan çıkmadan önce elindeki çırayı söndürdü. Sonra elindeki anahtarlarla sarayın kapılarını açarak, hiç kimseye farkettirmeden içeriye girdi.

O annesinin hazırladığı atı, sarayın arkasındaki Altın Çeşme’nin yanından aldı. Vakit kaybetmeden ata binerek şehrin doğu kapısından çıkmak üzere yola koyuldu. Oldukça heyecanlıydı… İçi adeta titriyordu. Şehirden çıkmıştı. Doğu yolunu takip ediyordu… Bir kavşağa geldiğinde sarı atlı bir kişiyle karşılaştı. Hemen hemen kendi yaşındaydı. Atının üzerindeki örtü ve heybe işlemeliydi. Şımarık bir hali vardı… Kendisini tanıttı :

- Adım Yusuf … Gül Şehri’nden geliyorum. İba ülkesine gitmek üzere yola koyuldum... Orada ipek ticareti yapmayı düşünüyorum. Babamı küçük yaşta kaybettim. Gül Şehri’nin zenginlerindenmiş... Ama yıllar geçtikçe varlığımızı kaybettik. Kala kala bir at, bir ipek örtü ve altın iple dokunmuş bir heybe kaldı. Bunları da annem bana verdi... Başka kardeşim de yok. Annem halı ve kilim dokuyarak geçimini sağlıyor. Bu sebeple bir kaç yıl para kazandıktan sonra annemin yanına dönmeyi düşünüyorum. Eğer kabul edersen birlikte çalışabiliriz?

Hem yol alıyorlar hem de konuşuyorlardı. Şehzade Mahmut da kendisinden bahsetti :

- Adım Mahmut… Saray kenti Mira’dan geliyorum. Babam hasta…Bu sebeple yola çıktım. Ülkemizdeki bazı şehirlere de uğramak zorundayım.

Orman kenarına geldikleri zaman dinlenmeye karar verdiler... Kuş sesleri, adeta sessizliği dolduruyordu. Şehzade Mahmut annesinin hazırladığı yiyeceklerden kendi yiyeceği kadarını çıkardı. Yusuf ise, kendi heybesine hiç dokunmadan Şehzade Mahmut’un hazırladığı yiyecekleri birer ikişer yutmaya başladı. Annesi Ayla Sultan’ın : “Adamın iyisi yemek başında belli olur“ sözü aklına geldi. Yemek sonrası, ben bu kişiyle arkadaş olamam, diyerek onunla vedalaştı... Doğu yolu üzerinde, atıyla tek başına ilerliyordu. Bir müddet sonra dört yolu birleştiren bir kavşakta bir kişi göründü. Onunla selamlaştı :

- Merhaba! Nereye gidiyorsunuz?

Siyah atlı genç :

- Adım Kenan… Dere Kent’ten geliyorum. Ben okuldayken evimiz yandı. Annem, babam ve küçük kardeşim yanarak öldüler. Dayım ve yengem benimle ilgilendiler. Şu an her ikisi de yaşlandı... Kendileriyle bile ilgilenemez hale geldiler. Bu sebeple bana zar zor bir at satın alıp : “Git uzaklarda para kazan, hem bizi kurtar hem de kendini…” dediler. Bu sebeple yola çıktım. İba ülkesine gidiyorum. Eğer kabul edersen birlikte çalışabiliriz?

Hem yol alıyorlar hem de konuşuyorlardı. Şehzade Mahmut da kendisinden bahsetti :

- Adım Mahmut… Saray kenti Mira’dan geliyorum. Babam hasta…Bu sebeple yola çıktım. Ülkemizdeki bazı şehirlere uğramak zorundayım.

Göl kenarına geldikleri zaman dinlenmeye karar verdiler... Çevreyi mis gibi kokan ağaçlar kuşatmıştı. Kuş sesleri sessizliği dolduruyordu. Şehzade Mahmut annesinin hazırladığı yiyeceklerden kendi yiyeceği kadarını çıkardı. Kenan ise kendi heybesine hiç dokunmadan Şehzade Mahmut’un hazırladığı yiyecekleri birer ikişer yutmaya başladı. Annesi Ayla Sultan’ın : “Adamın iyisi yemek başında belli olur“ sözü aklına geldi. Yemek sonrası ben bu kişiyle arkadaş olamam, diyerek onunla da vedalaştı...

Doğu yolu üzerinde atıyla tek başına ilerliyordu. Bir müddet sonra, ilerde dört yolu birleştiren bir başka kavşakta da bir kişi göründü. Onunla selamlaştı :

- Merhaba! Nereye gidiyorsunuz?

Beyaz atlı genç :

- Adım Koray… İba ülkesine gidiyorum. Çevremde fakir insanlar çok. Para kazanıp onlarla ilgilenmeyi düşünüyorum. Eğer uygun görürsen birlikte çalışabiliriz?

Hem yol alıyorlar hem de konuşuyorlardı. Şehzade Mahmut da kendisinden bahsetti :

- Adım Mahmut… Saray kenti Mira’dan geliyorum. Babam hasta…Bu sebeple yola çıktım.

Ülke çıkışına yakın bir yerde bulunan nehir kenarına geldikleri zaman dinlenmeye karar verdiler... Çevreyi, mis gibi kokan ağaçlar ve çiçekler kuşatmıştı. Kuş sesleri sessizliği dolduruyordu. Şehzade Mahmut annesinin hazırladığı yiyeceklerden kendi yiyeceği kadarını çıkardı. Koray ise kendi heybesinden çıkardığı yiyeceklerle sofrayı donattı. Şehzade Mahmut’un hazırladığı yiyeceklere hiç dokunmadan Şehzade Mahmut’a kendi yiyeceklerinden yedirmeye çalışıyordu. Yemek yerken hiç acele etmiyor... Lokmasını çiğnerken dahi ağzını kapıyordu. Annesi Ayla Sultan’ın : “Adamın iyisi yemek başında belli olur“ sözü aklına geldi. Yemek sonrası, “benim aradığım, annemin de tarif ettiği kişi bu“ diyerek onunla arkadaş olmaya karar verdi. Bu fikrini de Koray’a bildirdi.

Koray :

- Madem ki birlikte çalışacağız, İba ülkesinden ayrıldığımız zaman, birlikte ne elde ettiysek, ne kazandıysak yarı yarıya paylaşacağız! Kabul ediyor musun?

Şehzade Mahmut, Koray’ın bu fikrini beğenmişti. Ve ona kabul ettiğini söyledi. Birbirleriyle iyice dost oldular. Ve çok geçmeden İba’ya girdiler.

İba Ülkesi bir krallıktı. Başkent Almana’da kendilerine bir odalı ev tuttular. Odayı bir perdeyle tam ortasından ikiye böldüler. Evin dışındaki bir odaya da atlarını bağladılar.

İş bulmak da zor olmadı onlar için. Çok geçmeden çil çil altınlara sahip oldular.

Bir pazar günü gezmek için gittikleri Almana Park’ında Şehzade Mahmut güzel bir kızla göz göze geldi. Beline kadar inen sarı saçları ve mavi gözleriyle dikkatini çekti. Kız ona gülümsedi. Koray da bunu görmesine rağmen, bu konu hakkında birbirlerine tek bir söz dahi etmediler.

Bir hafta sonra yine aynı parkta Şehzade Mahmut aynı kızla göz göze geldi. Kız ona yine gülümsedi. Sonra koşar adımlarla oradan uzaklaştı... Koray da olanları görmesine rağmen bu konu hakkında birbirlerine tek bir söz dahi etmediler.

Ertesi pazar yine aynı parktaydılar. Şehzade Mahmut kıza iyice aşık olmuştu. Arkadaşı Koray’a da duyduğu hisleri anlattı. Çok geçmeden Şehzade Mahmut aynı kızla tekrar göz göze geldi. Kız ona yine gülümsedi. Sonra koşar adımlarla oradan uzaklaşırken Koray ve Şehzade Mahmut onu takip ettiler. Onlar da koşar adımlarla kızın girdiği binaya kadar geldiler. Sonra binanın, kralın şatosu, kızın da kralın kızı olduğunu öğrendiler.

Gönül kral mı tanır hiç? Şehzade Mahmut ve Koray hafta arası bir akşam üstü Kral’dan kız istemeye gittiler. Kral Mar onları çok iyi bir şekilde karşıladı. Her şey konuşuldu, anlatıldı. Sofralar kuruldu. Yediler... içtiler. Kral Mar :
- Her şey iyi ve güzel… Ama kızım Prenses Romi kimle evlendiyse, karı koca olmadan evlendiği kişi, sabaha ölü bulundu… Eğer bu haliyle kızımı kabul ederseniz, memnuniyetle Mahmut Bey’e veriyorum… Zannedersem kızım da bu kararımdan mutluluk duyacaktır.

Şehzade Mahmut ve Koray uzun uzun düşündüler... Ve Kabul ettiler. Şehzade Mahmut ve Prenses Romi’nin düğünü kırk gün sürdü. Kral Mar, Şehzade Mahmut ve Koray’a bir çok hediyelerle beraber birer altın saplı kılıç hediye etti. Kral Mar şatoda kalabilecekleri bir yer göstermesine de rağmen onlar gelini tek odalı evlerine götürmeye karar verdiler. Kral Mar’ın adamları Şehzade Mahmut ve Prenses Romi ve arkadaşı Koray için evlerinde altından karyola, kuştüyü yatak ve yorgan hazırladılar. Şehzade Mahmut ve eşi perde arkasında yatarken Koray da odanın diğer bölümünde yatmak üzereydiler. Gaz lambaları söndürülmüştü. Pencereden gelen ay ışığı her iki bölümü de aydınlatıyordu. Çok geçmeden Koray bir hışırtı duydu. Şehzade Mahmut zor durumdaydı. Hemen kılıcıyla içeriye girdi. Prenses Romi’nin ağzından çıkan ve Şehzade Mahmut’a uzanmakta olan bir yılanın başını bir hamleyle kopardı. Gövdesini de Prenses Romi’nin ağzından eliyle çekerek çıkardı. Prenses Romi baygın haldeydi. Koray onun burnundan nefes aldığını hissetti. Şehzade Mahmut tir tir titriyordu. İkisi birden Prenses Romi’yi soğuk suyla ayılttılar. Prenses Romi’nin hiç bir şeyden haberi yoktu. Sonra dünyasını alt üst eden yılanın kopuk başını ve çırpınan gövdesini gördü.

Ertesi sabah Kral Mar’ı, Şehzade Mahmut, Prenses Romi ve Koray bir torbaya koydukları yılanla ziyarete gittiler. Olup bitenleri anlattıktan sonra yılanın ölüsünü gösterdiler. Kral Mar ve eşi Kraliçe Sara mutluluktan gözyaşlarını tutamadılar. Israrla onları başka bir şatoya yerleştirdiler. Hepsi mutluydular. Dünyaları değişmişti...

Beş yıl sonra Şehzade Mahmut, Prenses Romi ve Koray, ülkelerine dönmek üzere, İba ülkesinden ayrılmaya karar verdiler. Kral Mar ve eşi Kraliçe Sara, kızları Prenses Romi ve damatları Şehzade Mahmut’un mutlulukları sebebiyle, geri dönüş kararlarına saygı gösterdiler. Yol için yiyecekler, içecekler konuldu. Vedalaşma sofrası kuruldu. Yediler... içtiler. Sonra dört atla yola koyuldular. Atın birinde Altın ve gümüş malzemeler ve bir çok hediyeler vardı. Ülkenin çıkışına kadar uğurlamak için, onlarla gittiler. Ayrılma esnasında Şehzade Mahmut, Prenses Romi ve Koray’la birlikte Kral Mar ve eşi Kraliçe Sara hüngür hüngür ağlıyorlardı. Şehzade Mahmut, Prenses Romi ve Koray gözden kayboluncaya kadar, Kral Mar ve eşi Kraliçe Sara arkalarından mendil salladılar.

Bir müddet sonra, dört yolu birleştiren ve Koray’la ilk karşılaştıkları kavşağa gelmişlerdi. Koray :

- Sevgili arkadaşım seninle beş yıl once burada karşılaşmıştık… Ülke çıkışına yakın bir yerde bulunan nehir kenarına geldiğimiz zaman da birbirimize söz vermiştik : “Ne kazanırsak yarı yarıya paylaşacağız” demiştik. Şimdi ayrılma ve paylaşma zamanı geldi.

Şehzade Mahmut, önce Koray’ı kucakladı. Ona :

- Sen iyi bir dost ve eşi bulunmayan bir arkadaşsın… Elbette paylaşacağız.

Şehzade Mahmut, iki atı, arkadaşına verdikten sonra eşit bir şekilde, birlikte kazandıklarını ve hediyeleri paylaştırdı. Eşyaları yükledikten sonra Prenses Sara’yı ata bindirmek üzereyken Koray :

- Sevgili Mahmut, her şey yarı yarıya demiştik. Tek bir şey kaldı!

Şehzade Mahmut :

- Söyle onu da paylaşalım ?

Koray :

- Prenses Sara…

Şehzade Mahmut :

- Nasıl olur ? Onu paylaşmaya kalkışırsak o ölür…

Koray :

- Ben onu bunu bilmem… Verdiğin sözde dur! Ne demiştik? “Her şey yarı yarıya…”

Prenses Sara :

- Sevgilim, sen ve ben hayatımızı Koray’a borçluyuz. Bunu sen de, ben de, kabul etmeliyiz. Ben senin mutluluğun için ölümü göze alıyorum. Bırak arkadaşın dilediğini yapsın !

Şehzade Mahmut :

- Pekiyi kardeşim o halde çek kılıcını !

Koray attan inen Prenses Sara’nın karşısına geçti. Kral Mar’ın kendisine hediye ettiği ve yılanın başını da koparan keskin kılıcını çekti. Öğleye doğru yaz güneşiyle pırıl pırıl parlayan kılıcını eliyle sağa sola hareket ettirdi. Hırlayarak bütün kuvvetiyle kılıcını yukarıya kaldırdı Prenses Sara’nın başına doğru vuruyormuş gibi yaptı. Prenses Sara, korkudan midesindekilerini boşalttı. Ağzından yılan yumurtaları ve yavruları da tümüyle çıkmıştı.

Koray :

- Sevgili Sara, düşmanlarından böylece kurtuldun. Beş yıldır çocuk sahibi olmamanıza da bunlar sebep oluyordu. Senin kocan da bir Şehzade’dir. O hepimizden bunu gizledi. Onun pırıl pırıl kalbi var... Çok merhametlidir. Hayat boyu her ikinize de mutluluk diliyorum. Padişah olan babası da tedavi oldu. Annesi, dört gözle onu bekliyor. Benim ne paraya, ne altına, ne de atlara ihtiyacım var… İkiniz dört atla güle güle gidin. Yolunuz açık olsun. Her iyiliğin, her güzelliğin bir karşılığı var. Beni ziyarete gelirseniz Karadeniz’deyim.

Şehzade Mahmut :

- O halde sen… benim denize bıraktığım kız başlı balıksın?…

Koray :

- Evet sevgili Şehzade’m… Ben oyum! Yani senin acıyarak denize bıraktığın kız başlı balığım...

Koray bu sözlerden sonra gözden kaybolmuştu. Şehzade Mahmut ve Prenses Sara oldukça heyecanlanmışlardı. mutluluk gözyaşlarıyla birbirlerine sarıldılar... Sonra dört atla Saray kenti Mira’ya gitmek üzere tekrar yola koyuldular.
 
---> Arkadaşlar uzun oLduguna bakmayın gerçekten ibret edinmemiz gereken bir hikaye !

paylaşımın için teşekkürler..
emegine saglık...
selametle...
 
---> Arkadaşlar uzun oLduguna bakmayın gerçekten ibret edinmemiz gereken bir hikaye !

Teşekkür ederim .
 
takipçi satın al
instagram takipçi hilesi
takipçi satın al
tiktok takipçi hilesi
vozol
Geri
Üst