Tahkikî iman ne demektir?

LaNéDLy qHz

Bayan Üye
İmanı tahkikî hâle getirmek farzdır

Âlimler imanı taklidî ve tahkîkî olmak üzere iki kısma ayırırlar.
Taklidi iman; kişinin delilsiz bir şekilde etrafından öğrenmiş olduğu şeylere iman etmesidir. Tahkikî iman ise delillerle, Allah’a âdeta görüyormuş gibi iman etmektir. Âlimler her Müslümanın imanını taklitten tahkike yükseltmesinin farz olduğunda, her ne kadar taklidî iman sahihse de imanını kuvvetlendirmeyenlerin günahkâr olacağında müttefiktirler. (Bkz. Aliyyü’l-Karî, Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.383, Çağrı Yayınları)

Ömer Nasuhi Bilmen bu hususta şunları söyler:
“Her mümin için lazımdır ki tasdik-i kalbisini burhana mükarin kılsın, mesâili îtikadiyesini delilleriyle beraber öğrensin; maamafih bir kimse dinî hükümleri böyle nazar ve istidlal ile değil de mücerret taklit yoluyla –mesela pederinden mualliminden, sözüne itimad ettiği kimselerden işitmek sûretiyle– bilip cezmen tasdik etse gene imanı sahih ve bununla sevap kazanır. (…) Şu kadar var ki nazar ve istidlal (yani kâinata ibret nazarıyla bakıp onların sayesinde Allah’a imanını kuvvetlendirmek) farzdır. Herkes takatı miktarınca imanı nazarda bulunmakla mükelleftir. Âlimler Kur’ân’da kâinata nazar etmeyi emreden pek çok âyetten yola çıkarak ‘nazar’ yani kâinata bakarak imanı kuvvetlendirmek farzdır, demişlerdir. Binaenaleyh nazar ve istidlali terkedenler günahkâr olurlar.”

(Muvazzah ilm-i Kelam: 105)

Kur’ân’ın pek çok âyeti kâinata ibretle nazar edip tefekkür ederek, insanların imanını tahkikî hâle getirmesini emretmekle beraber, bu hususa pek çok hadiste işaret etmektedir.

Mesela meşhur ‘ihsan’ hadisinde “İhsan, Allah’ı görür gibi ibâdet etmendir. Her ne kadar sen onu görmüyorsan da o seni görüyor” buyrulmuştur. Aynı mânayı ifade eden şöyle bir hadis de vardır:“İmanın en üstünü nerede olursan ol, Allah’ın seninle olduğunu bilmendir.”

Amelde ihlas, tahkikî imanla mümkündür

İnsanın nefsine uyarak günahlara gitmesinin, kendini günahlardan kurtaramamasının, ibâdet etmeyişinin veya ibâdet etse de ibâdetlerine riya, ucub gibi hislerin karışmasının temelinde iman zaafiyeti vardır. Nefsanî arzulardan kurtularak, ibâdetlerde ihlasa ermek imanın kuvvetlenmesiyle olur. Risâle-i Nûr da insanların imanını kuvvetlendirerek onların nefsani arzulardan kurtulmalarına ve ihlaslı amel işlemelerine vesile olmaktadır.

Diğer müminlerin imanını takviye etmek ve dinsizlerle mücadele etmek farzdır

Günümüzde pozitivist, materyalist bir alt yapıya oturtulmuş fenler, açıkça Allah’ı inkâr etmeseler de, zımnî olarak Allah’ın kâinata müdahâlesini reddederler. Bu fenler (astronomi, coğrafya, fizik, kimya, biyoloji vs) kâinatta meydana gelen bütün olayları; ya tabiata, ya sebeplere nisbet ederler, ya da meydana gelen olayların kendi kendine olduğunu iddia ederler. Dünyanın hareketleri, bulutların oluşumu, yağmurun yağması, deprem gibi bütün kevnî hadiseler, daima bu maddeci anlayışla izah edilir. Uzun yıllar okullarda bu fenleri okuyan insanlarda, ister istemez meydana gelen olaylara bu perspektiften bakmaya başlarlar ve zihinleri buna göre şekillenir. Bu eğitimin tesiriyle bir kısım insanlar küfre kolaylıkla gidebilirler. Küfre gitmeyen, ama eğitimin tesirinde kalanlar ise, -Aristonun tarif ettiği gibi- kâinata müdahâle etmeyen bir Allah anlayışına sahip olurlar. Bu ise –bazen- insanı bilmeden küfre götürecek bir anlayıştır. Çünkü Kur’ân’ın bize anlattığı Allah her an, zerrelerden güneşlere varıncaya kadar, kudreti her yerde tecelli eden bir Allah’tır. Allaha inanmak mühimdir ama bu inancınn da Kur’ân’a uygun olması şarttır.
 
bayigram takipçi satın al instagram beğeni satın al instagram takipçi satın al tiktok takipçi satın al Buy Followers bugün haber
bypuff
Geri
Üst