Salvo
Kayıtlı Üye
Şia
Hz. Ali Şia'sının (Şia: parti anlamında kulanılan müşterek bir terim) daha İslam'ın ilk zamanlarında ortaya çıkışı, Hz. Peygamberin (s.a.v.) vefatından (632) sonra, Müslümanlar topluluğunun liderliği ile ilgili bir siyaset ve hanedanlık sorunundan kaynaklanıyordu. Partizanlar Hz. Peygamber (s.a.v.) sonra, ancak Hz. Peygamber'in (s.a.v.), Hz. Ali ve Hz. Fatma kanalından olan neslinin, O'nun (s.a.v.) meşru halefi (veya halifesi) olabileceklerini ve bunları birincisinin de Hz. Ali olduğunu savunuyorlardı; bu nedenle de ilk üç halifeyi, Hz. Ebu Bekir'i, Hz. Ömer'i ve Hz. Osman'ı gaspçı olarak kabul ettiler. Fakat yıllar geçtikçe, bütün Müslümanların yaklaşık yüzde onunu oluşturan Şia, yavaş yavaş farklı görüşleriyle dini bir hareket olarak gelişti. Her ne kadar Muhtar'ın (685-7)'deki kısa ömürlü isyanı bunları belirli bir istikamete yöneltmişse de, sonuçta bunların Sunnilerinki ne muhalif bir dini ve fıkhi yapıya sahip bir dini mezhep kalıbına girerek ayrılmalarının sebebi mükerreren uğradıkları siyasi mağlubiyetlerin ve uzun süren zulümlerin doğurduğu hayal kırıklığıydı. İnançlarının özünde, sadece Hz. Ali -Hz. Fatıma çizgisinde Hz. Muhammed’in soyundan olmakla kalmayan, ayrıca özel vasıfları da olan İmam (Arapçada lider, örnek) fikri vardı. Şiilik hareketinin bazı aşırı kolları imamın ilahi vasıflara sahip olduğunu iddia ederken, genel kabul gören görüş daha mütevaziydi ve bugünkü Şiilik'te de benimsendiği gibi, verasetle intikal eden imam'ın günahsız olduğu, olağanüstü bir bilgi ve güce sahip olduğu, hatta yapmaktan münezzeh olduğundan Kur'an'ın gerçek ve gizli (hususi) anlamını kavramaya muktedir olduğu gibi. Buna bir de, dünyada yeni bir adalet ve huzur düzeninin kurucusu olması beklenen Mehdi (veya “Gizli İmam”) inancı eklendi. Mehdi, ahir zamanda dünyaya dönünceye kadar, insanoğluna her nesilden seçtiği vekilleri vasıtasıyla yol gösterir ve böylece İmamet de sona ermemiş olur. Şia'nın farklı kanatları, çeşitli derecelerde, İmam'ın uluhiyetine inanır. Böylelikle Şii imamları, müslüman toplumunun sadece dünyevi meselelerdeki lideri olan Sünni halifelerden temelde ayrılır.
Hayati bir mesele olan, hak sahibi İmam'ın kim olduğu konusunda yapılan tartışmalar Şiiliği kesin çizgilerle üç ana mezhebe ayrılmıştır: Zeydiye, İsmailiye ve İmamiye. Zeydiler ilk beş imamı kabul ederken İsmaililer yedi, imamiye mensupları ise on iki imama inanırlar. Bundan dolayı da bu mezhepler sırasıyla “Beşliler”, “Yedililer” ve “Onikililer” olarak adlandırılmışlardır. Bu ana bölünmelerin yanında, bazı kaynaklara göre, toplam 32'den az olmayan (hatta daha fazla) çok sayıda ait bölünme vardır.
Zeydiye mezhebini diğerlerinden ayıran nokta, bundan beşinci imam olarak Zeyd bin Ali (740'da Emevilere karşı savaşırken şehid edildi) kabul edilirken, diğerlerinin kardeşi Muhammed el-Bakır'ı beşinci imam olduğuna inanmalarıdır. Zeydiler İmam'ın, Hz. Ali -Hz. Fatıma neslinden olmasını isterler. Ancak Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in çocukları arasında bir ayırım yapmazlar. Yani verasetle intikal yoktur, fakat İmam'ın gerektiğinde askeri güç kullanarak hakimiyetini kurabilecek kapasitede olduğuna inanırlar; bu nedenle de “Gizli İmam” fikrini reddederler, aynı şekilde bir çocuğun İmam olabileceğini de düşünmezler. Bunların imamına doğru yol gösterilmiştir, fakat imam ilahi güçlere sahip değildir. Bütün Şii mezhepleri arasında, inançlarında Sunnilere en yakın ve siyasi konularda en mütevazı olanı bunlardır. Diğer Şii guruplarından farklı olarak bunlar, ilk iki Raşit Halife, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'i gaspçı olarak görmezler.
İsmaililer ve bunların alt gurupları, en radikal Şii inancının temsilcileri olarak; İslam tarihinde siyasi olarak en faal olan guruptur. Bunlar adlarını, altıncı imam Cafer es-Sadık'ın en büyük oğlu (İsmail)'den alırlar, İsmail 760'da, kendisinin ifrata düştüğü anlatılınca onu mirasından mahrum eden babası daha hayatta iken öldü. Cafer'in ölümünden sonra (765), Şia'nın büyük çoğunluğu ikinci oğlu Musa el-Kazım'ı yedinci imam olarak kabul etti. Fakat bazı Şiiler, İsmaili yedinci imam kabul ederek ayrıldılar. Bunlar, İsmail'in imam tayin edildiği için günahsız olduğunu ve ona karşı yapılan suçlamaların doğru olmayacağını iddia ettiler. Bu hararetli inançlarıyla, İsmail'in ölmediğini, “Gizli İmam” olarak karşı konulmaz otoritesini uygulayacağı vakte kadar gizlenmek üzere çekildiği ve Mehdi olarak döneceğini açıkladıkları halde, onun öldüğünü kabul eden, fakat geride, Harun Reşidin zulmünden Hindistan'a kaçarak, burada “ortadan kaybolan” oğlu Muhammed'i bıraktığını ve beklenen Mehdi'nin o olduğunu söyleyenler de vardı. Daha sonraları İsmailîler, hepsi de isyana teşvik edici olan en aşırı unsurları ve aykırı fikirleri benimsediler ve çeşitli kollara ayrıldılar. Bunların en önemlileri, Irak, Suriye ve Ürabitan'daki Karmatiier, Kuzey Afrika ve Mısır'daki Fatimiler, Kuzey İran'daki Alamut Dağındaki Haşhaşiier ve Güney Lübnan'daki Dürzilerdir. İsmaiüyenin (Yedililer) bugünkü durumları, mezhep kurulduğunda İsmail'in, Tanrının mücessem hali olduğuna inanan atalarına nazaran çok daha mütevazidir.
İmamiye (Onikiler), Şiilerin en kalabalık bölümünü oluşturur. Bunlar İsimlerinin Muhammed el-Mehdi'yi, 878'de daha çocukken “çekilmiş” veya “gizlenmiş” olan ve Mehdi olarak geri dönüp, dünyayı doğruluk ve adaletle dolduracak olan onikinci imam olduğuna inanmalarından alırlar. O zamandan beri “Gizli İmam”ın kılavuzluğunda Müçtehidler (Şii ilahiyatçılar) kanuni ve akidevi meselelerde hüküm sahibidirler, yani bunların kararları Şiiler arasında, bir yerde, Suniler arasındaki icma ve kıyas ile aynı statüdedir.
Pek çok hükümdar Şia'dan etkilenmişse de, Şiilik, imamiye'nin Safevi hanedanlığı (1501-1732) tarafından İran'da devlet dini olarak tesis edildiği -ve devam ettirildiği- 1502' ye kadar bir azınlık inancı olarak kalmıştır. Bu hanedanlığın tarafları halk arasında, giydikleri kırmızı başlıklardan dolayı Kızılbaşlar (Türkçe) olarak tanındılar.
Hz. Ali Şia'sının (Şia: parti anlamında kulanılan müşterek bir terim) daha İslam'ın ilk zamanlarında ortaya çıkışı, Hz. Peygamberin (s.a.v.) vefatından (632) sonra, Müslümanlar topluluğunun liderliği ile ilgili bir siyaset ve hanedanlık sorunundan kaynaklanıyordu. Partizanlar Hz. Peygamber (s.a.v.) sonra, ancak Hz. Peygamber'in (s.a.v.), Hz. Ali ve Hz. Fatma kanalından olan neslinin, O'nun (s.a.v.) meşru halefi (veya halifesi) olabileceklerini ve bunları birincisinin de Hz. Ali olduğunu savunuyorlardı; bu nedenle de ilk üç halifeyi, Hz. Ebu Bekir'i, Hz. Ömer'i ve Hz. Osman'ı gaspçı olarak kabul ettiler. Fakat yıllar geçtikçe, bütün Müslümanların yaklaşık yüzde onunu oluşturan Şia, yavaş yavaş farklı görüşleriyle dini bir hareket olarak gelişti. Her ne kadar Muhtar'ın (685-7)'deki kısa ömürlü isyanı bunları belirli bir istikamete yöneltmişse de, sonuçta bunların Sunnilerinki ne muhalif bir dini ve fıkhi yapıya sahip bir dini mezhep kalıbına girerek ayrılmalarının sebebi mükerreren uğradıkları siyasi mağlubiyetlerin ve uzun süren zulümlerin doğurduğu hayal kırıklığıydı. İnançlarının özünde, sadece Hz. Ali -Hz. Fatıma çizgisinde Hz. Muhammed’in soyundan olmakla kalmayan, ayrıca özel vasıfları da olan İmam (Arapçada lider, örnek) fikri vardı. Şiilik hareketinin bazı aşırı kolları imamın ilahi vasıflara sahip olduğunu iddia ederken, genel kabul gören görüş daha mütevaziydi ve bugünkü Şiilik'te de benimsendiği gibi, verasetle intikal eden imam'ın günahsız olduğu, olağanüstü bir bilgi ve güce sahip olduğu, hatta yapmaktan münezzeh olduğundan Kur'an'ın gerçek ve gizli (hususi) anlamını kavramaya muktedir olduğu gibi. Buna bir de, dünyada yeni bir adalet ve huzur düzeninin kurucusu olması beklenen Mehdi (veya “Gizli İmam”) inancı eklendi. Mehdi, ahir zamanda dünyaya dönünceye kadar, insanoğluna her nesilden seçtiği vekilleri vasıtasıyla yol gösterir ve böylece İmamet de sona ermemiş olur. Şia'nın farklı kanatları, çeşitli derecelerde, İmam'ın uluhiyetine inanır. Böylelikle Şii imamları, müslüman toplumunun sadece dünyevi meselelerdeki lideri olan Sünni halifelerden temelde ayrılır.
Hayati bir mesele olan, hak sahibi İmam'ın kim olduğu konusunda yapılan tartışmalar Şiiliği kesin çizgilerle üç ana mezhebe ayrılmıştır: Zeydiye, İsmailiye ve İmamiye. Zeydiler ilk beş imamı kabul ederken İsmaililer yedi, imamiye mensupları ise on iki imama inanırlar. Bundan dolayı da bu mezhepler sırasıyla “Beşliler”, “Yedililer” ve “Onikililer” olarak adlandırılmışlardır. Bu ana bölünmelerin yanında, bazı kaynaklara göre, toplam 32'den az olmayan (hatta daha fazla) çok sayıda ait bölünme vardır.
Zeydiye mezhebini diğerlerinden ayıran nokta, bundan beşinci imam olarak Zeyd bin Ali (740'da Emevilere karşı savaşırken şehid edildi) kabul edilirken, diğerlerinin kardeşi Muhammed el-Bakır'ı beşinci imam olduğuna inanmalarıdır. Zeydiler İmam'ın, Hz. Ali -Hz. Fatıma neslinden olmasını isterler. Ancak Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in çocukları arasında bir ayırım yapmazlar. Yani verasetle intikal yoktur, fakat İmam'ın gerektiğinde askeri güç kullanarak hakimiyetini kurabilecek kapasitede olduğuna inanırlar; bu nedenle de “Gizli İmam” fikrini reddederler, aynı şekilde bir çocuğun İmam olabileceğini de düşünmezler. Bunların imamına doğru yol gösterilmiştir, fakat imam ilahi güçlere sahip değildir. Bütün Şii mezhepleri arasında, inançlarında Sunnilere en yakın ve siyasi konularda en mütevazı olanı bunlardır. Diğer Şii guruplarından farklı olarak bunlar, ilk iki Raşit Halife, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'i gaspçı olarak görmezler.
İsmaililer ve bunların alt gurupları, en radikal Şii inancının temsilcileri olarak; İslam tarihinde siyasi olarak en faal olan guruptur. Bunlar adlarını, altıncı imam Cafer es-Sadık'ın en büyük oğlu (İsmail)'den alırlar, İsmail 760'da, kendisinin ifrata düştüğü anlatılınca onu mirasından mahrum eden babası daha hayatta iken öldü. Cafer'in ölümünden sonra (765), Şia'nın büyük çoğunluğu ikinci oğlu Musa el-Kazım'ı yedinci imam olarak kabul etti. Fakat bazı Şiiler, İsmaili yedinci imam kabul ederek ayrıldılar. Bunlar, İsmail'in imam tayin edildiği için günahsız olduğunu ve ona karşı yapılan suçlamaların doğru olmayacağını iddia ettiler. Bu hararetli inançlarıyla, İsmail'in ölmediğini, “Gizli İmam” olarak karşı konulmaz otoritesini uygulayacağı vakte kadar gizlenmek üzere çekildiği ve Mehdi olarak döneceğini açıkladıkları halde, onun öldüğünü kabul eden, fakat geride, Harun Reşidin zulmünden Hindistan'a kaçarak, burada “ortadan kaybolan” oğlu Muhammed'i bıraktığını ve beklenen Mehdi'nin o olduğunu söyleyenler de vardı. Daha sonraları İsmailîler, hepsi de isyana teşvik edici olan en aşırı unsurları ve aykırı fikirleri benimsediler ve çeşitli kollara ayrıldılar. Bunların en önemlileri, Irak, Suriye ve Ürabitan'daki Karmatiier, Kuzey Afrika ve Mısır'daki Fatimiler, Kuzey İran'daki Alamut Dağındaki Haşhaşiier ve Güney Lübnan'daki Dürzilerdir. İsmaiüyenin (Yedililer) bugünkü durumları, mezhep kurulduğunda İsmail'in, Tanrının mücessem hali olduğuna inanan atalarına nazaran çok daha mütevazidir.
İmamiye (Onikiler), Şiilerin en kalabalık bölümünü oluşturur. Bunlar İsimlerinin Muhammed el-Mehdi'yi, 878'de daha çocukken “çekilmiş” veya “gizlenmiş” olan ve Mehdi olarak geri dönüp, dünyayı doğruluk ve adaletle dolduracak olan onikinci imam olduğuna inanmalarından alırlar. O zamandan beri “Gizli İmam”ın kılavuzluğunda Müçtehidler (Şii ilahiyatçılar) kanuni ve akidevi meselelerde hüküm sahibidirler, yani bunların kararları Şiiler arasında, bir yerde, Suniler arasındaki icma ve kıyas ile aynı statüdedir.
Pek çok hükümdar Şia'dan etkilenmişse de, Şiilik, imamiye'nin Safevi hanedanlığı (1501-1732) tarafından İran'da devlet dini olarak tesis edildiği -ve devam ettirildiği- 1502' ye kadar bir azınlık inancı olarak kalmıştır. Bu hanedanlığın tarafları halk arasında, giydikleri kırmızı başlıklardan dolayı Kızılbaşlar (Türkçe) olarak tanındılar.