Salvo
Kayıtlı Üye
Mutezililer
Müslümanlar, Yunan mantığı ve felsefesini daha yakından tanıdıkça, dine de, inançlarını daha akılcı (rasyonel) temellere oturtma gayretiyle bakmaya başladılar. Fikirlerin ince tartışmalarda teknik terimlerle ifade edilmesine hayran olan Rumlar, üç asırdan biraz fazla bir süre önce, Hristiyanlığı da tartışma konusu yapmışlar ve bu da Kilise'yi çok sayıda hiziplere bölmüştü. Önceki dönemlerde, merkezi Arabistan'ın şüpheci olmayan saf Araplanna kıyasla, daha sonraki Müslümanlar bazı temel soruları irdelemeye başladılar. Bu sorular Allah'ın tabiatı ve sıfatları, vahyin anlamı ve alanı, hür irade ve kader konularındaydi. Din felsefecileri arasında, genel olarak, görünüşte rasyonalist olan ve kaderin, din için tehlikeli olduğunu savunan bir gurup vards. Bunlar Mutezile olarak tanınmışlardı ve isimleri özellikle dini bir tartışma konusu olan, Kur'an'ın mahluk olup olmadığı sorunu ile birlikte anılıyordu. Mutezile'yi benimseyenler, genel inanışının hilafına, Kur'an'ın mahluk olduğunu savundular, yani Kur'an Allah'ın bir mahlûkuydu fakat onun sözü değildi. Zamanla sınırlı olan vahyin, ebedi olan ilahi kelamı ihtiva etmesi mümkün değildi. Kur'an, eğer yaratılmışsa, emirleri akılla anlaşılabilir ve ilahi ilhamlar alan kişilerce değişen şartlara göre uyarlanabilirken, eğer yaratılmamışsa, bu onun ebedi olduğuna delalet eder ve bundan dolayı değiştirilemezdi. Dıştan göründüğü kadarıyla bu çok detayda kalan bir tartışma, fakat Kur'an'ın değiştirilebilirliği konusundaki İmalar çok ciddi idi. Bu görüş, halife el-Me'mun tarafından resmen kabul edilince, müslümanlar arasında şiddetli bir reaksiyona sebep oldu, çünkü müslümanlar, Kur'an'ın Cennet'te muhafaza edilen bir levhanın (Levh-i Mahfuz, çev.) kopyesi olduğuna inanıyorlardı (ve halen de inanıyorlar). Mutezile'nin görüşünün özü, insanoğlu için ebedi bir kanun olmadığı ve vahyin akla tabi olduğuydu.
Dini açıdan Mutezile, yaklaşık bir asır önce, büyük günahlardan (kebair) birini işleyen bir Müslümanın dini bakımdan durumunu tespit etme teşebbüsüyle ortaya çıkmıştı. Daha liberal ve müsamahakar olan Mürcie gibi diğerleri, böyle bir kişinin nihai durumunun Hesap Gününe, yani Aliah'a bırakılıp, en azından geçici olarak, Müslüman sayılması gerektiğini savunurlarken, Haricilerin hükmü, böyle birisinin tamamen kafir olacağı yolunda idi. Kimin gerçek bir Müslüman olup, kimin olmadığına ancak Allah karar verir. Mutezile uzlaştırıcı bir yolu savundu: Böyle birisi iman ve imansızlık konusunda “orta bir yerde” bulunurdu, yani başka bir ifadeyle tövbe ederek kendisini kurtarabilirdi. Zaman geçtikçe bunlar görüşlerini geliştirdirdiler ve el-Me'mun zamanında Kur'an'ın mahluk olduğu görüşüne ulaştılar. İrade hürriyeti konusundaki görüşlerini pek çok akidevi meseleye soktular ve bundan dolayı da Sünni tenkitçilerin müthiş saldırılarına uğradılar.
Müslümanlar, Yunan mantığı ve felsefesini daha yakından tanıdıkça, dine de, inançlarını daha akılcı (rasyonel) temellere oturtma gayretiyle bakmaya başladılar. Fikirlerin ince tartışmalarda teknik terimlerle ifade edilmesine hayran olan Rumlar, üç asırdan biraz fazla bir süre önce, Hristiyanlığı da tartışma konusu yapmışlar ve bu da Kilise'yi çok sayıda hiziplere bölmüştü. Önceki dönemlerde, merkezi Arabistan'ın şüpheci olmayan saf Araplanna kıyasla, daha sonraki Müslümanlar bazı temel soruları irdelemeye başladılar. Bu sorular Allah'ın tabiatı ve sıfatları, vahyin anlamı ve alanı, hür irade ve kader konularındaydi. Din felsefecileri arasında, genel olarak, görünüşte rasyonalist olan ve kaderin, din için tehlikeli olduğunu savunan bir gurup vards. Bunlar Mutezile olarak tanınmışlardı ve isimleri özellikle dini bir tartışma konusu olan, Kur'an'ın mahluk olup olmadığı sorunu ile birlikte anılıyordu. Mutezile'yi benimseyenler, genel inanışının hilafına, Kur'an'ın mahluk olduğunu savundular, yani Kur'an Allah'ın bir mahlûkuydu fakat onun sözü değildi. Zamanla sınırlı olan vahyin, ebedi olan ilahi kelamı ihtiva etmesi mümkün değildi. Kur'an, eğer yaratılmışsa, emirleri akılla anlaşılabilir ve ilahi ilhamlar alan kişilerce değişen şartlara göre uyarlanabilirken, eğer yaratılmamışsa, bu onun ebedi olduğuna delalet eder ve bundan dolayı değiştirilemezdi. Dıştan göründüğü kadarıyla bu çok detayda kalan bir tartışma, fakat Kur'an'ın değiştirilebilirliği konusundaki İmalar çok ciddi idi. Bu görüş, halife el-Me'mun tarafından resmen kabul edilince, müslümanlar arasında şiddetli bir reaksiyona sebep oldu, çünkü müslümanlar, Kur'an'ın Cennet'te muhafaza edilen bir levhanın (Levh-i Mahfuz, çev.) kopyesi olduğuna inanıyorlardı (ve halen de inanıyorlar). Mutezile'nin görüşünün özü, insanoğlu için ebedi bir kanun olmadığı ve vahyin akla tabi olduğuydu.
Dini açıdan Mutezile, yaklaşık bir asır önce, büyük günahlardan (kebair) birini işleyen bir Müslümanın dini bakımdan durumunu tespit etme teşebbüsüyle ortaya çıkmıştı. Daha liberal ve müsamahakar olan Mürcie gibi diğerleri, böyle bir kişinin nihai durumunun Hesap Gününe, yani Aliah'a bırakılıp, en azından geçici olarak, Müslüman sayılması gerektiğini savunurlarken, Haricilerin hükmü, böyle birisinin tamamen kafir olacağı yolunda idi. Kimin gerçek bir Müslüman olup, kimin olmadığına ancak Allah karar verir. Mutezile uzlaştırıcı bir yolu savundu: Böyle birisi iman ve imansızlık konusunda “orta bir yerde” bulunurdu, yani başka bir ifadeyle tövbe ederek kendisini kurtarabilirdi. Zaman geçtikçe bunlar görüşlerini geliştirdirdiler ve el-Me'mun zamanında Kur'an'ın mahluk olduğu görüşüne ulaştılar. İrade hürriyeti konusundaki görüşlerini pek çok akidevi meseleye soktular ve bundan dolayı da Sünni tenkitçilerin müthiş saldırılarına uğradılar.