Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Birinci Cihan Harbinde Jandarma çavuşluğu yapmış Müraaaa Baba İstanbul'un işgal hangâmesinde sallandığı yıllarda Rumlar Batı Anadolu köylerinde muzırlık yapmaya başlayınca oralara sevk edilen kuvvetlerin içinde Mürtaza Çavuş'da vamış.
RumIarı geri püskürte püskürte Daya Kadın diye bir yere varmışlar. Hem epey yoruldukları için hem de gece bastırdığı için orada Balkan Harbinden kalma tabyalarda geceleme durumu hasıl olmuş. Bir nöbetçi dikmişler diğerleri yatmış.
Mürtaza Çavuş da yatmış tabii derken bir müddet sonra nöbetçi de uyuklayınca Mürtaza Çavuş'a görünmeyen biri:
Uyan Çavuş tiz uyan!
Atik ol kurnaz davran!
Hemen kaldır eratı
Aha geliyor düşman!
der gibi tekmelemeye başlıyor! Hemen uyanı�*yr' tabii asker tetikte uyur. Sonra dikkatlice etraflarına şöyle bir bakıyor ki Rumlar sürüne sürüne kendilerine doğru gelyor! Ayın ondördüymüş o gün ay ışığında görüyor bunu. Ondan sonra askerleri uyandırarak bir cayırtı koparıyorlar! RumIarın bir kısmı ölü bir kıs�* mı yaralı def olup gidiyorlar ..
Sabah olunca gece kendisine görünmeyen bir kimse tarafından tekme atılan yeri kazdırınca bir Türk şehidi çıkıyor. Evet! O şehid uyandırmış Mürtaza Çavuşu!
Kastamonu Nasrullah Efendi Camiinin İmamı Osman Efendi merhumun bundan altmış sene önceki -1950'lerde yaptığı- bir bayram konuşması...
Saçı sakalı ağarmış kırmızı yüzlü babacan tonton bir insan olan Osman Efendi çok yaşlı ve bacaklarından da rahatsız olduğu için ağır ve minik adımlarla bir kaç saatte gelip gidebilirmiş evinden camiye camiden evine. Bir bayram günü minbere çıktığı zaman bakın neler söylemiş Osman Hoca:
Memnunuuuun! Memnunuuun!. Memnuuun!.. Neye memnunsun Hoca?
Neye memnun olacan cömaata memnunum! Cömaatın çokluğuna memnunum! Başka zamanlarda şu direğin dibinde Amed Ağa bu direğin dibinde Memed Ağa o direğin dibinde Hasan Ağa gıvrılır oturur üç beş gişiyi geçmez cömaat. Emme Bayram oldu mu hepiniz dolarsınız garii Camiye a?
Hoş geldiniz! Hoş geldiniz! Hoş geldiniz! Her zaman buyurun her zaman bekleriz!
Gayrı vakıt ne yaparsınız leen? Bayramlık urba mı Müslümanlık? Neye her zaman gelmezsiniz?
Gayrı vakıt ne yapan? Etlekmeği yin üstüne gayfeyi içen ondan sonra öyken gabarı Gayaltına giden tak tak tak gapıyı vurun:
Kimoooo?
Herifin!
Ben de herifin!
Trank trank dabancala atılır zabahlara gadar yatılır sabah olunca doooğru mahkemeye!
Neye?
Vukuuat vaa!
Keranada kerlik ettin değil mi elbet giden goca gafalııııı!
Her türlü naneyi yin içen kendinden geçen ondan sonra da bayram gelince hayıdı yırtık deve gi bi gopuduk gopuduk camiye gelin günaf dökmeye a?
Ondan sonra da camiden çıkarken yanfiri yanfıri Hocaefendi'ye yanaşın ellerini oğuşturun durun gaari: Hocaefendi ... !
Sööle baalım ne vaaa?
Günehirniz çok emme Cenaballah bizi cennetine go mı ki?
Gak oradan gara donuz cennette ne işin vaa senin leeen?
Gayrı vakıtta zabahınan gakan Madamayı goluna dakan giden.
Nereye gidiyooon?
Agubağaya gidiyon!
Goslak goslak Agubağaya giden: Agubaaaa!
Buyur beyim ne iççen?
Bire!
- Bire ne ki? Kekremsu bişuy! Haşa huzurdan eşek sidüğü gibu bişuy!...
Bireler içulur.
Ondan sonra: Agubaaa! Ne vereez?
Beş mecidiye beyim!
Düğümlü keseyi açan beş mecidiyeyi şrank şrank sayan sonra da gapıda bi fakıra raslayınca ona:Ih!.. Cıncıh yoh!..
Hadi ordan gidi poh!
Nah giren cennete sen! Cennette işin ne senin leeen!
Emme yoooooo Hoca öyle dime gine de sen! Geldiler ya işte gine de geldiler.
Kime geldiler?
Rablanna geldiler Rablanna! Govma gaari onları sen! La tagnetü min rahmetiIlaaah!..Allah'ın rahmetinden umut kesilmeeez! Elâ ine ahsenel kelam
Hacı Bayram-ı Velî'nin doğduğu Zülfadl (Sol-Fasol) köyünden bir genç askere çağrılmıştı. Yetim olan bu temiz genç babasından kalma birkaç altınını annesinden kalan hâtıra bilezik ve küpleri emânet edecek bir kimse bulamadı. Hepsini küçük bir çekmeceye koyup Hacı Bayram-ı Velî'nin türbesine getirdi. Türbeyi ziyâret edip;
"Yâ hazret-i Hacı Bayram-ı Velî! Beni vatanî vazifemi yapmak için çağırdılar. Annemden ve babamdan kalma şu hâtıraları emânet edecek bir kimse bulamadım. Bu küçük çekmeceyi zâtı âlinize emânet bırakıyorum. Eğer askerden dönersem gelir alırım. Şâyet dönemezsem istediğiniz bir kimseye verebilirsiniz!" diye münâcaat etti.
Sonra çekmeceyi sandukanın kenarına koyarak ayrıldı.
Aradan yıllar geçti. Gencin askerliği bitti ve emânetini almak üzere Hacı Bayram-ı Velî'ye geldi. Ziyâretini yapıktan sonra çekmeceyi koyduğu yerde buldu. Hiç dokunulmamıştı.
Orada türbeyi bekleyen türbedâra;
"Bu çekmece benimdir. Askere gitmeden önce emânet bırakmıştım. Şimdi alıyorum." dedi.
Türbedâr;
"Tabi alabilirsen al. Çünkü ben bir defâsında bu çekmecenin yerini değiştirmek istedim. Fakat bütün uğraşmalarıma rağmen yerinden bile oynatamadım. Bunda bir hikmet olduğunu düşünerek bir daha elimi bile sürmedim."
Genç çekmecenin yanına gelip Hacı Bayram-ı Velî'ye teşekkür etti ve emânetini alarak köyüne döndü.
ALLAH NASIL MİSAFİR EDİLİR?
Musa Aleyhisselâmın ümmeti:
- Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız dediklerinde Musa Aleyhisselâm onları azarladı. «Nasıl olur Allah (haşa) yemekten içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina'ya çıkıp bazı münasaatta bulunmak istediğinde Allah tarafından şöyle nida olundu:
- «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?»
Musa Aleyhisselâm: «Ya Rabbi böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi.
Allah (c.c.): «Söyle kullarıma onların davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu.
Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti hazırlığa başlandı koyunlar sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali ne bir padişah ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip: «Ya Musa! Uzak yollardan geldim acım bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi. Hz. Musa:
- Acele etme hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek dedi.
Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.
İkinci gün Hz. Musa Tur'a gidip:
- Ya Rabbi mahcup oldum ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde şöyle hitap olundu:
- Geldim ya Musa geldim. Açım dedim beni suya gönderdin bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:
- Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece o da bir kuldu Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:
- «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara ne yerlere sığarım ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu.
Demek ki Allah için yapılan her şey bizzat Allah'ın kendisine yapılmış gibi olmakta Allah o kimseden razı olmaktadır.
Allah'ın Emaneti
Hz.Ümm-i Süleym gayet temiz ahlak sahibi bir hatun idi. Çocuğu vefat ettiği zaman sabır ve aaaanetle bizzat kendisi yıkadı ve kendisi kefenledi ve bir tarafa bırakıp komşularına dönerek:
- Babasına haber vermeyin.
Hz. Ebu Talha orada bulunmamaktaydı. Akşam eve döndüğünde çocuğu sordu hanımı:
- Gördüğünden şimdi çok iyidir der.
Sonra yemek yediler oturdular birlikte oldular. Bir müddet sonra Hz.Ümm-i Süleym beyine gayet aaaanetle şöyle der:
- Ebu Talha ödünç alınmış bir şeyi geri vermek icap eder mi etmez mi?
- Söylediğin bu söz nasıl bir söz elbette ki ödünç alınan şey geri verilmeli.
- O halde Hak Teala da sana emanetten vermiş bulunduğu çocuğu aldı.
Ebu Talha bu sözü duyunca :
- Biz Allah için halk edilmiş bulunuyoruz ve hep onun tarafına döneceğiz der ve şükreder.
Sabah olunca gidip Resulullah'a (s.a.v.) anlatır. Resulullah (s.a.v.):
- Ya Rabbi bunun daha iyi bir karşılığını Ebu Talha'ya ver diye dua eder.
Nitekim dokuz ay dokuz gün sonra Abdullah diye bir çocukları olur. Çocuk Peygamberimizin himayelerinde büyürler İslam Tarihinde önmeli bir şahsiyet olur.
Fahreddîn-i Râzî Herat ve civarında bozuk inançları yaymakla meşgul olanlarla mücâdele ediyor Müslümanlar'ı bunların tehlikelerine karşı korumaya çalışıyordu. Üç yüz kadar atlı talebe ve âlim ile Herat'a geldiğinde; hem devlet hem din büyükleri akın akın ziyaretine gelmiş alâka göstermişlerdi. Ama birileri vardı ki; ne geliyor ne de gelme arzusu ızhâr ediyordu. Acaba Fahreddîn-i Râzî hazretlerinin muhâliflerinden miydi?
Halktan bir zengin bir gün Fahreddîn-i Râzî hazretlerini bahçesinde yemeğe dâvet etti. Maksadı; ziyaretine gelmeyen zâtı da orada bulundurup görüşmelerini ve bir yanlış anlamanın meydana gelmemesini temin etmekti.
- Niçin bizi ziyârete gelmediniz? diye sordu. Şöyle cevap verdi o zât:
- Ben fakirin biriyim. Ne ziyâretinize gelişim size bir şeref kazandırır ne de gelmeyişim size bir şey kaybettirir. Siz mühim kimselerle meşgul olun.
Bu cevap Fahreddîn-i Râzî hazretlerini düşündürdü. Bu defa büsbütün meraklanarak ısrarla suallerini peşi peşine sıraladı:
- Bu sıradan birinin sözüne benzemiyor. Kalbi-gönlü uyanık birinin cevabıdır bu. Şimdi daha çok meraklandım. Söyleyin lütfen niçin gelmiyorsunuz? Bize vermek istediğiniz bir mesajınız olmalı.
- Sen 'Müslümanlar'ın benim ziyâretime gelmeleri vâciptir' diyormuşsun. Neden senin ziyâretine gelmek vâcip olsun?
- Ben ilim ehli biriyim. Benim ziyâretime gelenler aslında benim değil ilmin ziyâretine gelmiş olurlar. Mücâdelemde bana yardımcı olmuş beni desteklemiş sayılırlar.
- Öyle ise anlat bakalım... İlmin hedefi Allâh'ı bilmek olduğuna göre nasıl biliyorsun Hazret-i Mevlâ'yı?
- Yüz delil ve burhan ile biliyorum Allah Teâlâ'yı...
- Peki öyleyse söyler misin; burhan ve delil şüpheleri gidermek için değil midir? Demek sende bu kadar şüphe varmış ki her birine delil aramış; ancak bu delillerle şüpheni gidermişsin. Halbuki Allahü zû'l-Celâl bana öyle bir îman verdi ki; şüphenin zerresi bile kalbimde yoktur. Olmayan şeyi gidermek için ne diye delil ve burhan arayayım?
Bu cevaptan sonra bir suskunluk başlar. Neden sonra yerinden kalkan büyük müfessir Fahreddîn-i Râzî hazretleri
- Uzat elini de öpeyim. Sen sıradan biri değil bir îman ve ihlâs numûnesi mâneviyât sultânısın. Kim isen söyle de beni daha fazla merakta bırakma.
Fahreddîn-i Râzî hazretleri hemen diz çöküp rica eder:
- Lütfen beni de kabul buyurun tâlipleriniz arasına da ben de iştirak edeyim sohbetlerinize...
* * *
İşte zâhirî ilimle bâtınî ilmin farkı... İşte zâhirî ilim ehli ile zû'l-cenâhayn olan mâneviyat erbâbının seviye ve dereceleri... Keza aralarındaki diyaloğun güzelliği ve hakkı teslim ile neticelenişi... Ve biribirlerine karşı olan nezâket ve saygıları...
Zamanımız 'tartışmacıları'na örnek olması dileğiyle...
Abdullah bin Mübarek bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; "Zavallı çocuklukta çobanlık yaparsa büyüdükte Allahü teâlânın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?" dedi. Sonra kendi kendine; "Gideyim ona Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim." deyip çocuğun yanına geldi ve:
-Evlâdım Allahü teâlâyı bilir misin? buyurdu.
Çocuk:
-Kul nasıl sâhibini bilmez?" dedi.
-Allahü teâlâ'yı ne ile biliyorsun?
-Bu koyunlarımla.
-Bu koyunlarla O'nu nasıl bilirsin?
-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki kâinat insanlar cinler hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan Allahü teâlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı böylece bildim
-Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?
-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.
-Böyle olduğunu nasıl bildin?
-Yine bu koyunlardan.
-Nasıl?
-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler ne de ben onlara benzerim. Buradan bir çoban koyunlarına benzemezse Allahü teâlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım. Abdullah bin Mübârek:
-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu.
Çocuk:
-Ben bu sahrâlarda nasıl ilim tahsîl edebilirim dedi.
-Peki başka ne öğrenmişsin?
-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi dil ilmi ve beden ilmi.
-Bunlar nelerdir ben bunları bilmiyorum.
-Gönül ilmi şudur ki bana kalb verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti yeri eyledi ki bu kalb ile O'nu bileyim. O'nun sevdiklerine gönülde yer vereyim sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki bana dil verdi ve dili zikretmek O'nun ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O'nu hatırlatanları dile getirmeği O'ndan bahsetmiyen sözden onu korumayı böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O'na hizmet olan her şeyi yaparım hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.
Abdullah bin Mübârek bunun üzerine:
-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra: Ey oğul bana nasîhat ver buyurdu.
-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen insanlardan istemeyi beklemeyi kes. Yok dünyâ için öğrenmişsen Cennet'e kavuşamazsın dedi.
Ma'rûf-ı Kerhi Hazretlerinin bir dayısı şehrin vâlisi idi. Vâli bir gün şehrin kenar mahallelerini dolaşıyordu. Ma'rûf'u bir kenarda oturmuş ekmek yerken gördü. Önünde de bir köpek vardı. Bir lokma kendi yiyor bir lokma da köpeğin ağzına veriyordu.
Dayısı
- Köpekle birlikte yemeğe utanmıyor musun dedi.
Maruf;
Utandığım için bu zavallıyı yediriyorum dedi ve başını kaldırıp havadaki bir kuşa seslendi. Kuş uçup geldi eline kondu ve kanadıyla başını ve gözünü örttü.
Ma'rûf;
-Allah'tan utanandan her şey utanır buyurdu.
Dayısı bu hâli görüp bu sözü işitmekle hem hayret etti hem de oradan uzaklaştı.
Çok eski devirlerde Kifl adında bir adam vardı. Kifl ahlâkî ve insanî değerlere önem vermeyen para kazanmak için her yolu meşru gören çok zengin bir adamdı. Zenginliğini de faizden elde etmişti. Dara düşen ihtiyacı olan kimse kendisine geliyor oda yüksek bir faizle geri ödenmesi şartıyla onlara para veriyordu. Vadesi geldiği zaman kişi parasını ödeyemezse bu sefer faiz miktarını daha da artırıyordu. Şayet yine ödeyemezse adamları vasıtasıyla o kimsenin bütün varına yoğuna el koyuyordu.
Bir gün kapısına borç için bir kadın geldi. Bu kadın yakın zamanda kocasını kaybetmiş namuslu kendisini çocuklarına adamış bir anneydi. Bir süre kocasından kalan şeylerle evini idare etmeye çalışmıştı. Ancak artık evde para kalmamıştı. Bunun için çalışması gerekiyordu. Bir yerde iş bulmak istedi; ama dışarısı dul bir kadın için çalışmaya müsait değildi.
Neden sonra aklına evde dokuma yapıp onları yakın bir arkadaşı vasıtasıyla satmaya karar verdi. Bunun için bir dokuma aaagahına ihtiyacı olacaktı. aaagahı alabilmek için de borç arayışına girdi. Yakın dost ve akrabalarına gitti; ama kimsede para yoktu. Çok üzülmüştü. Çaresiz bir şekilde evine doğru giderken yolda istemeden iki kişi arasında geçen bir diyaloga şahit oldu. Şehirde Kifl adında bir kişinin insanlara borç para verdiğini duydu. Hemen onun yanına gitmeye karar verdi.
Kifl kapıda kadını görünce çok beğendi. Onu elde etmek istedi. Kadın Kifl’den karşılığını ödemek şartıyla borç para istedi. Kifl kadının dul olduğunu da anlayınca ona ahlaksız bir teklifte bulundu. Kendisiyle beraber olması şartıyla vereceği parayı istemeyeceğini söyledi. Bu teklifi kadın şiddetle reddetti. Çok üzülmüştü. En çok da kendisine böylesi tekliflerin gelmesinden korkuyordu. “Allah’ım bana yardım et.” diye dua etti.
Aradan birkaç gün daha geçmişti. Evde hiçbir şey kalmamıştı. Çocuklar açlıktan ağlıyordu. Onların ağlamasına kendisi de katılıyordu. Kendisini Kifl’e teslim etmeye mecbur hissetti. Bu sırada da “Allah’ım! N’olursun beni affet. Bir daha böyle bir günah işlemeyeceğim.” diye dua ediyordu.
Kadın Kifl’in yanına gitti. Kifl’in yüzü gülüyordu. Ancak kadın bir yandan ağlıyor bir yandan da titriyordu. Kifl kadına bu halinin sebebini sordu. Kadın
- Buraya kendi isteğimle gelmedim. Daha önce böyle bir günah işlemedim. Onun için Allah’tan çok utanıyorum ve korkuyorum. Beni bu günaha sürükleyen fakirliğimdir dedi. Kifl duyduklarına çok şaşırmıştı. O kaskatı kalbi bir anda yumuşayıverdi. İçini pişmanlık duyguları sarmıştı. O sırada ağzından şu ifadeler döküldü:
- Sen fakirliğin sebebiyle mecbur kaldığın bir günah işliyor ve bundan dolayı ağlıyorsun. Halbuki Allah bana bu kadar servet vermişken ben günah işlemekten çekinmiyorum. Ben Allah’tan utanmaya ve korkmaya senden daha layığım.
Kifl pişmanlık hisleri içinde yapacağı kötü işten vazgeçti. Kalbine apayrı bir huzur ve mutluluk geldi. Kadına bir miktar para verip onu gönderdi. Kadıncağız sevinç ve kendisini harama girmekten koruyan Rabb’ine şükür içinde evine döndü.
Kifl artık eski Kifl değildi. O güne kadar yapmış olduğu bütün günahlar için tevbe ediyordu. O gün sabaha kadar Rabb’ine dua dua yalvardı ve affını diledi. O gece Kifl’in ecel vaktiydi. O hal üzere ruhunu Rahman’a teslim eyledi.
Sabah olmuştu. Kifl’in evinden çıkmadığını gören yakınları kapıyı açtıklarında Kifl’i ölü olarak buldular. Bu sırada kapısında herkesin okuyabileceği şekilde şöyle bir yazı vardı: “Allah Kifl’in günahlarını affetti.”
Halk bu duruma şaşırdı kaldı. Allah Kifl’in affedilmesine sebep olan bu olayı o dönemin peygamberine vahiy yoluyla bildirdi. Böylece herkesin şaşkınlığı gitti ve insanlar bundan büyük bir ders aldılar.
Muhammed Nasûhî Efendi bir ara üç gün müddetle sevenlerinden birinin dâveti üzerine hava değişikliği için Çamlıca civârındaki Bulgurlu'ya gitti. Bulgurlu'ya gelişlerinin ilk gecesi gece yarısından sonra teheccüd namazını kıldıktan sonra yanında bulunanlara;
- Bize bugün Üsküdar'a gitmek gerekiyor. Hizmeti yerine getirdikten sonra inşâallah yine geliriz. Arzu eden bizimle gelebilir buyurdu.
Sabah namazını kıldıktan sonra Üsküdar'a gelmek üzere yola çıktı. Yolda karşısından derviş kıyâfetli biri geldi ve;
-Ben duâcınız da efendime gidiyordum. Dergâhınıza vardım. "Efendim hazretleri (yâni siz) Bulgurlu'dadır." dediler. Çok şükür efendime burada kavuştum. Size gelişimin sebebi Üsküdar'da Bülbülderesi denilen yerdeki bir mağarada Nakşibendiyye yolu mensuplarından Şâh Haydar adında bir zât vardı. Bu zât kimsenin işine karışmayan haram işlememek için insanlardan uzak yaşamaya gayret eden biriydi. Ömrünün sonuna doğru bana; "Artık dünyâ hayâtım bitmek üzeredir. Vefât ettiğimde cenâzemi yıkamak namazımı kılmak kabre koymak ve telkînimi vermek üzere Nasûhî hazretlerinin vekil olmasını istirhâm ediyorum. Bu vasiyetimi unutma ve başkaları yapmak isterlerse mâni ol. Vefâtımı ve vasiyetimi ona bildirmene lüzum yok. Ona Allahü teâlâ bildirir." buyurdu. Lâkin duâcınız işgüzârlık yapıp kendiliğimden geldim. Bu gecenin son üçte birinde vefât etti dedi.
Nasûhî hazretlerinin yanında bulunan talebeleri onun bir kerâmetini daha gördüler. Vefât eden zâtın dediği gibi oldu. Nasûhî hazretleri talebeleriyle birlikte Bülbülderesine geldi. Kabrini kazdırdı.Cenâzesini yıkadı. Namazını kılıp kabre koydu ve telkînini verdi.
Altıyüz Dirhemlik İp
Bağdat. Dul bir kadın. Altı öksüz çocuğu ve bir de ihtiyar ana. Kadın geçimi sağlamak üzere hafta boyu el emeği verir göz nuru döker iplik eğirir pazara çıkar ve anası ile çocuklarının rızkını temin etmeye çalışırdı.
Vakti tamam olunca bu dul kadın vefat eder çocukların bakımı ise ihtiyar kadına kalır. Kadın pazara her hafata çıkamıyor ip eğiriyordu. Bir zaman baktıki altıyüz dirhem kadar ip eğirmişti pazara götürmeye karar verdi.
- Ya Rabbi! Bu öksüzlerin yetimlerin rızkını ver diyerek sabah erkenden pazarın yolunu tuttu. Yolda giderken Şeyh Abdülkadir Geylani Hazretlerinin evinin önünden geçiyordu. Onu görünce durakladı. Şeyh mürüdleriyle sabah namazından çıkmıştı yaşlı kadını görünce duraklayarak:
- Hoş geldin bacı nereye gidiyorsun?
- Bir miktar ipliğim var pazara götürüp satacağım.
- Ver bakalım. Benden altıyüz dirhem ip isteniyor bunu ver de ben satayım.
- Memnuniyetle lütuf buyurmuş olursunuz efendim dedi ve ipi verdi.
Abdülkadir Geylani Hazretleri eline aldığı ipi şaka yollu mescidin damına atınca hemen nereden geldiği belli olmayan büyük bir kuş gelip ipi kapıp gider. Kadın bu nebiçim şaka diye kendi kendine söylenmeye başlayınca müritler kadına itiraz etmemsi için işaret ettiler kadında daha fazla bir şey demedi.
Hazreti Şeyh kadına dönerek.
- Hatun canını sıkma ipliği satmaya gönderdim parası gelsin ne kadar etti se alırsın.
- Pekala diyerek gider ertesi gün gelir.
- İpilik satıldı mı?
Abdülkadir Geylani Hazretleri:
- İplik satıldı fakat parası henüz gelmedi. Bir hafta hadar bir zaman içinde gelir.
Kadın bir hafta sonra gelir para henüz gelmemiştir kadına:
- Yarın gel paranı al.
Kadın pazara niye gitmedim şimdi param elimde olurdu hayıflana hayıflana evine gitmek üzere iken Mürütler:
- Bir gün daha sabret bakalım mevla ne gösterecek derken bu işin sade bir şaka olmadığının farkında idiler.
Ertesi gün oldu. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin huzuruna o ana kadar görülmeyen bir heyet geldi. Bin altın takdim ettiler. Müritler heyete bu kadar paranın ne olduğunu niçin Şeyhe takdim ettiklerini sordular. Gelenler tüccar olduklarını belirterek:
- Altınlar Hazreti Şeyhindir. Denizde yolculuk yaparken fırtına sebebiyle geminin yelkeni delindi yol alamaz olduk denizin ortasında kalacaktık. Kaptana bir çaresi yok mu diye sorduğumuzda:
- Altıyüz dirhem ip olsa geminin yelkenini onarır yolumuza devam ederdik ama şu anda nerede bulacağız dedi.
Biz ellerimizi kaldırarak Allaha dua ettik ve duamızda:
- Ya Sultanul Arifin bize altıyüz dirhem kadar ip gönder sana bin altın vereceğiz diye yalvardık. Bir de baktık ki bir kuş gelip altıyüz dirhem ipliği geminin güvertesine bırakıp uçtu gitti. Şimdi o adağımızı yerine getirdik dediler.
Tüccarlar ayrıldıktan bir müddet sonra ihtiyar kadın gelip sordu.
- Para geldi mi efendim?
Şeyh bin altını kadına verirken:
- Benim satışım seninki kadat kârlı olmuş mu?
Kadın bir anda zengin olmuştu. Abdülkadir Geylani Hazretleri'ne teşekkür ederek huzurdan ayrıldı.
Abbasi halifelerinin beşincisi Harun Reşid sarayının bahçesindeki bir gül fidanını çok beğenir. Yaprağı kokusu görünüşüyle dikkatini çeken gülü özel bakıma alması için bahçıvana emir verir.
Bahçıvan üzerine titremeye başlar gülün. Ne var ki sakınan göze çöp batar derler ya. Aynen öyle olur. Bir sabah bahçıvan gelip bakar ki gülün dalına konan bir bülbül ne kadar yaprak varsa hepsini gagalayarak yere düşürmüş. Tek yaprak bırakmamış gülün başında... Korku içinde koşar halifeye:
- Sultanım der üzerine titrediğimiz gülün yapraklarını bir bülbül gagalayarak yere dökmüş tek yaprak bırakmamış gülün başında... Harun Reşid telaş etmeden cevap verir:
- Üzülme efendi üzülme der. Bülbülün yaptığı yanına kalmaz!.
Rahat bir nefes alan bahçıvan işine döner. Bir gün bakar ki bir yılan yaprakları düşüren bülbülü yakalamış yutmak üzere otların arasında kayıp gidiyor. Heyecanla yine halifeye gelir:
- Sultanım der bülbülü bir yılan yakalamış yutarken gördüm.
Sultan yine telaşsız:
- Merak etme efendi der yılanın yaptığı da yanına kalmaz!.
Bahçıvan yine işine döner... Bir ara bahçede çalışırken otların arasında yılanı görür. Hemen elindeki küreğiyle darbe üstüne darbe indirerek yılanı orada öldürür. Sevinçle geldiği halifeye durumu anlatır:
- Sultanım der bülbülü yakalayan yılanı ben de bahçede otlar arasında yakalayıp küreğimle öldürdüm. Harun Reşid yine sakin:
- Bekle efendi bekle der senin de yaptığın yanına kalmaz!. Nitekim çok geçmez bahçıvan hatalar yapar. Yakalayıp halifenin huzuruna çıkarırlar. Cezalandırılmasını isterler. Halife emrini verir.
-Atın bunu zindana!. Hemen yaka paça zindana doğru götürürken geriye dönen bahçıvan şunları söyler:
-Sultanım der bülbülün yaptığı yanına kalmaz dediniz onu yılan yuttu. Yılanın yaptığı yanına kalmaz dediniz onu da ben öldürdüm.
Şimdi benim yaptığım da yanıma kalmıyor sen zindana attırıyorsun.. Herkesin yaptığı yanına kalmıyor da seninki mi yanına kalacak? Demek sana da bir yapan çıkacak... Öyle ise gel sen bana yapma ki bir başkası da sana yapmasın!..
Harun Reşid doğru söyledin bahçıvan diyerek:
- Bırakın bahçıvanı çiçekleri sulamaya devam etsin!.. Derler ki:
- Sultanımız yaptığı yanına kalır!..
- Hayır der kimsenin yaptığı yanına kalmaz. En ağır şekliyle ahirette ödemeye tehir edilir. Ama gafil insanlar bunun farkına varamaz da yaptığı yanına kaldı sanırlar!..
EvetKimsenin yaptığı yanına kalmaz. Bunda hiç şüpheniz olmasın. Yanına kaldı sanılanlar daha ağırıyla ahirette ödemeye tehir edilirler. Ne var ki gafil insanlar bunun farkına varamaz da yaptığı yanına kaldı sanırlar.
ALIN TERİ
İmam Kazım (a.s) kendi tarlasında çalışmakla meşguldü. Fazla faaliyet İmamdın bütün vücundan terler akıtmıştı bu arada Ali ibni Ebi Hamza-i Bata ini geldi imamın yanına ve o manzarayı görünce:
- Kurban olayım niçin bu işi başkalarına bırak mıyorsun? diye sordu.
- Niçin başkalarına bırakayım? Halbuki benden daha üstün kişiler bile daima bu gibi işlerle meşgul olmuşlardır.
- Allah'ın elçisi Emirülmü'minin ve bütün ecdadım. Esasen tarlada çalışmak ve ziraatla meşgul olmak Peygamberlerin peygamber vasilerinin ve Allah'ın seçkin kullarının başta gelen en önemli adetlerinden biridir. (1)
Rufaî tarikatına mensup müridlerden biri bir gün kendisine çok güvenerek cezbe halindeyken şöyle dua etti:
- Ya Rabbi Cehennemden azat olduğuma dair bu aciz kuluna bir belge gönder.
Aradan çok geçmedi gök yüzünden beyaz bir kâğıt geldi. Alıp baktılar ki kâğıtta hiçbir yazı yok. Kâğıdın geldiğini görerek sevinen o mürid içinde bir yazı olmadığını görünce çok üzüldü mükedder bir vaziyette durumu şeyhine anlatmak üzere kâğıdı Ahmed Rufai Hazretlerine götürdü.
Ahmet Rufaî Hazretleri kâğıdı eline alıp bakınca kendinden geçti ve şükür secdesine vararak:
- Ey bari Hûda sana hamd ü senalar olsun. Bu zayıf kulunun müridlerinden bir kimseye böyle bir berat göndermek şerefine eriştirdin dedi.
Müridler:
- Efendim dediler. Biz orada bir yazı görmüyoruz siz ise bu şahsın cehennemden azat olduğunu nasıl anlıyorsunuz? dediler.
O:
- Ey benim müridlerim ve sadık dostlarım kudret eli siyah yazmaz siz buradaki yazıyı göremiyorsunuz bu kâğıdın üzerindeki yazı nurdan kalemle yazılmıştır buyurdu. (2)
Geçmiş ümmetlerde gurbete çalışmaya giden üç arkadaş bir ara yoğun bir yağmura mâruz kalınca yol kenarındaki bir mağaraya sığınırlar. Ne var ki karşı dağdan düşen yıldırım sebebiyle kopup yuvarlanan bir taş gelir içinde bulundukları mağaranın kapısına sıkışıp kalır.
İçeride bulunan üç arkadaş korkup düşünmeye başlarlar. Nasıl çıkacaklar kapanmış olan mağaradan? Biri der ki: Bu belâdan kurtulmamızın bir çâresi olabilir. O da Rabbimizin rızâsı için yapmış olduğumuz iyilikler. Gelin bunları şefaatçı yapıp buradan kurtulmayı Rabbimizden dileyelim.
Bu sebeple biri der ki:
– Ey Rabbim! Ben yanında işçi çalıştıran biriydim. Bir gün çalışan işçim akşam yevmiyesini almaya gelmedi. Ben de onun parasını onun adına ayırıp çalıştırdım. Seneler sonra gelince parasını kazancıyla birlikte verdim. Şaşırdı almak istemedi. Sonra ciddi olduğumu anlayınca yevmiyesini kazancıyla alıp sevinerek gitti. Bunu sadece senin rızân için yaptım. Eğer senin yanında makbul oldu ise bunun hürmetine şu kayayı çıkacağımız yerden uzaklaştır!
Bu dua üzerine kaya yerinden kımıldar ama çıkılacak kadar yer açılmaz.
İkincisi de şöyle der
– Ey Rabbim! Ben annesine çok hizmet eden biriyim. Bir gece annem su istemiş ben de koşup dışarıdan su getirmiştim baktım annem uyumaktadır. Karşısında uyanıncaya kadar bekledim. Gece yarısı uyandığında beni karşısında bekler halde görünce çok memnun olup duâ etmişti. Bunun hürmetine bu belâdan bizi kurtar.
Kaya biraz daha kımıldar ama yine kurtulmaya yeterli değildir.
Üçüncü olarak da son arkadaşları şöyle duâ eder:
– Ey Rabbim! Memleketimizde kıtlık olmuş bir çok âile açlık belâsına mâruz kalmıştı. Benim durumum ise iyi idi. Bir gün komşum kızı yanıma gelip açlıktan ölüm tehlikesi geçirmekte olan âilesi için benden yiyecek birşeyler istemiş ben de ona kendisini bana teslim etmesi halinde istediğini verebileceğimi söylemiştim. Başka çâresinin kalmadığını anlayan kızcağız nihayet isteğime râzı olmuş birlikte tenha yere gittiğimizde birden şu ikazda bulunmuştu:
– Ey elinde imkân olan adam! Allah’dan kork benim iffet mührümü nikâhsız bozmaktan hicap duy! Bu mühür ancak nikâhla bozulur başka değil!
Bu beklenmedik ikazdan korkup titremeye başladım. Kendimi mâsum bir kızın namus mührünü bozan iffetsiz durumuna düşürmekten utandım ve dedim ki:
– Haydi gel istediğin kadar yiyecek al mührünü muhafaza ederek iffetinle yaşa.
Böylece ona istediğini verdim ve mührünü bozmadım. Bunu senin rızân için yaptım. Eğer kabul edildi ise şu kayayı kapımızdan uzaklaştır da çıkıp kurtulalım.
Bir de baktılar ki sıkışmış kaya paldır küldür yuvarlanıp gitti kurtulup dışarı çıktılar.
AMEŞ VE KARISI
İmam-ı Azam Ebu Hanife rh.a.'in arkadaşlarından o dönemin hadis ve kıraat âlimlerinden Süleyman A'meş bir gece evinde eşiyle tartışmış ve hanımını biraz incitmişti. Buna rağmen tartışmadan hemen sonra hanımıyla tekrar konuşmak istemiş ama hanımı kocasına kırgın olduğu için adamın sözlerini cevapsız bırakmıştı.
Adam öfaaale:
-Niçin bana cevap vermi yorsun? diye hanımını bağırıp azarladı. Fakat bir cevap alamadı.
A'meş'in kızı babasına:
-Bu gece olmasa da yarın sabah konuşur seninle dediyse de adamın öfkesi dinmedi:
-Eğer bu gece benimle konuşmazsa benden kesin boş olsun dedi.
Kızcağız da annesini konuşması için ikna etmeye çalıştı. Ama annesi inat etti konuşmamakta direndi.Karısının konuşmamakta kararlı olduğunu gören A'meş'in ise az önce öfaaale ettiği yeminin ciddiyeti aklına geldi söylediğine pişman oldu. Eşiyle boş olmaktan kurtulmak için care düşünmeye başladı. Gecenin bir yarısında giyinip evden cıktı. Doğru Ebu Hanife Hazretlerinin evine gitti. Ebu Hanife onu içeri alıp derdini sordu. A'meş karısıyla olan hadiseyi anlattı dert yandı:
-Bu kadın bu tavrıyla benden kurtulup kaçmak istiyor. Beni sıkıntıya sokmasından korkuyorum. Kendisi çocukların annesidir. Onu boş olmaktan kurtarıp beni rahatlatacak bir care var mı? diye sordu.
Ebu Hanife:
-Üzme kendini. Allah'ın izniyle bir care bulunur dedi.
Ebu Hanife A'meş'in oturduğu yerdeki mescidin müezzinine haber gönderip yanına çağırdı. Bu gece sabah ezanını henüz vakti girmeden okumasını tenbihledi. A'meş de evine dönüp ezanı beklemeye başladı. Daha sabah olmadan okunan ezanı duyan A'meş'in hanımı sabah oldu da boşanması gerçekleşti zannederek konuştu:
-Oh be! dedi. Senden kurtuldum kötü huylu herif!
A'meş ise kıs kıs gülerek cevap verdi:
-Henüz sabah olmadı. Sen de konuşup yeminimi bozdun. Bize çare gösterenden Allah razı olsun.
AMR B. AS'IN HİDAYETİ
Amr b. As r.a. anlatıyor:
Hendek savaşından Mekke'ye döndüğümüzde Kureyş'ten benim gibi düşünen bazı kimseleri bir araya getirdim. Onlar beni dinlerlerdi. Onlara:
- Biliyorsunuz Muhammed gittikçe kuvvetleniyor hem de korkunç bir şekilde güçlenmektedir. Ben bu konuda birşey düşünüyorum. Acaba siz ne dersiniz? diye sordum. 'Görüşün nedir?' dediler. Ben de:
- Beraberce gidelim Habeş Kralı Necaşi'ye sığınalım onun yanında olalım. Eğer Muhammed bizim kavmimize galip gelirse biz Necaşi'nin yanında kalırız. Onun elinin altında olmamız Muhammed'in elinin altında olmaktan daha iyidir. Eğer bizimkiler galip gelirse zaten bizi biliyorlar. Onlardan bize sadece iyilik gelebilir dedim.
Arkadaşlarım bunun tek yol olduğunu söylediler. Bunun üzerine ben: 'O halde Necaşi'ye vereceğimiz hediyeleri hazırlayınız.' dedim.
Necaşi'nin hoşuna gidecek hediyelerin başında tabaklanmış deri vardı. Biz de ona çokça deri topladık. Sonra Mekke'den yola çıkıp Necaşi'ye vardık. Biz orada iken Amr b. Ümeyye de geldi. Hz. Peygamber Amr'ı Necaşi'ye Cafer ve arkadaşları için göndermişti. Amr Necaşi'nin yanına girdi sonra da çıktı. Arkadaşlarıma dedim ki:
- Bu zat Amr b. Ümeyye'dir. Eğer Necaşi'nin yanına girip de onu bana teslim etmesini istesem o da onu bana verse de onun boynunu vursam Kureyşliler bunu bir mükâfat gibi kabul ederler. Çünkü böylece Muhammed'in elçisini öldürmüş olurum.
Bu fikirle Necaşi'nin huzuruna girdim. Daha önce yaptığım gibi secde ettim. O da:
- Dostum Amr'a merhaba dedi. Bana memleketinden bir hediye getirdin mi?
- Evet ey kral! Sana birçok deri getirdim.
Sonra derileri Necaşi'ye takdim ettim hoşuna gitti. Dedim ki:
- Ey kral! Ben yanından çıkan bir kişi gördüm. O bize düşman bir kişinin elçisidir. Onu bana ver ki öldüreyim. Çünkü o bizim ileri gelenlerimizden birçok genci öldürdü.
Necaşi müthiş öfkelendi. Sonra eliyle burnuma vurdu. Zannettim ki burnum kırıldı. Eğer yer açılsaydı korkudan girerdim. Dedim ki:
- Ey kral! Eğer hoşuna gitmeyeceğini bilseydim bunu senden istemezdim. Necaşi:
- Kendisine Musa'ya gelen en büyük Namus'un (Cebrail'in) geldiği bir kişinin elçisini sana vermemi nasıl isteyebilirsin?
- Ey kral! Gerçekten böyle midir?
- Behey azaba uğrayasıca beni dinle de ona tabi ol! Çünkü o Allah'a yemin ediyorum Hak üzeredir ve kendisine karşı gelenlere tıpkı Hz. Musa'nın Firavun ordusuna galip geldiği gibi galip gelecektir.
- O halde onun namı hesabına İslâm üzerine benimle biat eder misin? dedim. Necaşi evet dedi ve elini uzattı. İslâm üzerine Necaşi'ye biat ettim.
Sonra arkadaşlarımın yanına vardım. Müslüman olduğumu gizledim. Daha sonra Hz. Peygamber'e gitmek üzere yola çıktım. Yolda Halid b. Velid'e rastladım. Bu hadise Mekke'nin fethinin biraz öncesindeydi. O da Mekke'den geliyordu. Ona:
- Ey Eba Süleyman nereye gidiyorsun? dedim.
- Andolsun iş açığa çıkmış ve başarıya ulaşmıştır. Kesinlikle o kişi peygamberdir. Gideceğim ve müslüman olacağım. Sen daha ne zamana kadar inat edeceksin? dedi. Ben de ona:
- Andolsun ki ben de müslüman olmak için geldim dedim.
Halid'le beraber Medine'ye Peygamber s.a.v.'e vardık. Halid benden önce müslüman oldu biat etti. Sonra ben:
- Ey Allah'ın Rasulü! Ben geçmiş günahlarımın affedilmesi üzerine -ki gelecektekileri de bilmiyorum- seninle biat ediyorum dedim. Hz. Peygamber s.a.v.:
- Ey Amr! Biat et ki İslâm İslâm'dan önceki bütün günahları silip süpürür. Hicretten önceki herşeyi hicretin sildiği gibi dedi.
Rasulullah s.a.v.'e biat ettikten sonra geri döndüm
Hazreti Peygamberimiz (s.a.s.) eshabıyla oturmuş sohbet ediyordu. Bir kadın sahabe Resulullah'ın huzuruna telaşla girerek:
- Ya Resûlellah! Şu anda kocam ölüm dçşeğinde belki biraz sonra ölmüş olacak... Yalnız yanında kelime-i şehadet getirdiğimi anladığı ve kendiside getirmeye çalıştığı halde şehadet kelimesi getiremiyor. Kocamın imansız gitmesinden korkuyorum. Bu hususta bir yardımınızı bekliyorum dedi.
Hazreti Peygamberimiz:
- Kocan sağlığında ne gibi kötü harekette bulunurdu? diye sordu.
Kadın hiçbir kötü amelinin olmadığını namazını kılıp her türlü ibadetini noksansız yerine getirmeye çalıştığını söyledi.
Bu sefer Peygamberimiz:
- Kocanızın dünyada kimi var? diye sordu.
Kadın ihtiyar bir annesi olduğunu söyleyince Peygamberimz (s.a.s.) kadının kocası Alkama'nın anasın huzura çağırdı. Hazreti Alkama'nın anası Hazreti Peygamberimizin huzuruna çıktı. Peygamberimiz:
- Oğlun sana karşı nasıl hareket ederdi? Oğlundan memnunmusun? diyr sordu.
Alkamanın anası:
- Ya Resulullah oğlum evleninceye kadar çok iyi muamele ederdi. Evlendikten sonra hanımını dinledi bana hor bakmaya başladı. Hatta son zamanda evini bile ayırdı. Ben de üzüldüm onun bu hareketine dedi.
Peygamberimiz (s.a.s.) yaşlı kadına; oğlunun ölüm döşeğinde olduğunu hakkını helâl etmediği takdirde cehennem azabı çekeceğini söylediyse de kadın:
- Hakkımı helâl etmem ey Allah'ın Resûlü dedi.
Alkama ise evde yatıyor hâlâ şehadet kelimesi getiremiyordu.
Hazreti Peygamberimi kadının annelik şefkatini harekete geçirmek için orada bulunanlara:
- Bana biraz odun hazırlayın diye emir verdi.
Kadın hayretle :
- Odunu ne yapacaksın ya Resûlellah! diye sormaktan kendini alamadı.
Çünkü o da şüphelenmişti.
Peygamber Efendimiz :
- Oğlunu yakacağım... Zira yarın cehennemde yanacağına cezasını burada çeksin daha iyi buyurunca kadın dayanamadı
- Oğlumun gözümün önünde yanmasına razı olamam ya Resûlellah ! Ona hakkımı helal ediyorum dedi.
Murat hasıl olmuştu... Hazreti Peygamberimiz Bilâl-ı Habeşi Hazretlerini göndererek :
- Git bakalım Alkama ne haldedir? buyurdular.
- Bilâl-i Habeşi Alkam'nın yanına varıp şehadet kelimesei telkin ettiğinde Alkama'nın dili açılmıştı :
- Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resûlüllah deyip ruhunu Allah'a teslim etti.
ANNENİN HİZMETE İHTİYACI VAR
Ebû'l-Haseni'l-Harkânî (k.s) hazretleri şöyle anlatır:
İki kardeş vardı. Bu iki kardeşin hizmete muhtaç bir anneleri vardı. Her gece kardeşlerden biri annenin hizmeti ile meşgul olur diğeri Allah Teâlâ'ya ibâdet ederdi. Bir akşam Allah Teâlâ'ya ibâdet kardeş yaptığı ibâdetten duyduğu hazdan dolayı kardeşine:
- Bu gece de anneme sen hizmet et ben ibâdet edeyim dedi.
- Kardeşi kabul etti. İbâdet ederken secdede uyuya kaldı ve o anda bir rüya gördü.
Rüyasında bir ses ona:
- Kardeşini affettik seni de onun hatırı için bağışladık deyince genç:
- Ben Allah Teâlâ'ya ibâdet ediyorum. Kardeşim ise anneme hizmet ediyor. Fakat beni onun yaptığı amel yüzünden bağışlıyorsunuz dedi.
Ses ona:
- Evet senin yaptığın ibâdetlere bizim hiç ihtiyacımız yok. Fakat kardeşinin annene yaptığı hizmetlere annenin ihtiyacı vardı karşılığını verdi.
Türk olmanın nasıl bir şey olduğunu unutanlara hatırlatmak için Türk olmanın tadına varmak için lütfen okuyun.
Bu hakiki hikayeyi aktaran sayın Dr. Ömer Musoğlu 85 yaşındadır ve halen MODA/ İstanbul'da oturmaktadır.
Anzaklı Ömer'in Hikayesi 1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden doktor Ömer Muşluoğlu görev yaptığı hanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar.. New York'da Medical Center Hospital'da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak kan vermek serum takmak elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine tedavisine verilmiyor .Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam tahminen yetmiş beş yaşlarında..
-Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?" dedim.
Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı.. Kolunu açtım baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti kendisine sormadan edemedim:
-Siz Türk müsünüz?
-Kaşlarını yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir işaret yaptı.
-Ama ben hala merak ediyorum. "Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?"
-Aldırma öylesine bir şey işte dedi.
Ben yine ısrarla:
-Fakat benim için bu çok önemli çünkü bu benim milletimin bayrağı benim bayrağım...
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:
-Siz Türk müsünüz?
-Evet Türk'üm...."
İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:
"Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de..Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Avustralya Anzaklarındanım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki:
-Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. '
Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık.. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler orada birkaç ay talim gördük sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler.
Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor gökyüzünde havai fişekler gibi geceyi gündüze çeviriyordu. Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş.
Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taarruz ediyoruz bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz..
Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim bana hiç de öfkeli bakmıyorlar yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şok olmuştum doğrusu..
Dedim ki kendi kendime:
-'Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler..' Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla 'Yazıklar olsun bana' dedim. 'Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum niye savaşmaya gelmişim? Bu İngiliz milleti ne yalancıymış ne kadar Türk düşmanıymış' diyerek pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.."
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti: Talihin cilvesine bakın ki o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk... Ne garip değil mi? Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar buna bütün kalbimle inanıyorum. Peşinden nemli gözlerle
-Bana adınızı söyler misiniz? dedi.
"Ömer" cevabını verdim.
Merakla tekrar sordu:
-Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?"
-Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.
-Senin adın Müslüman adı mı?
Ben
-Evet Müslüman adı" deyince yüzüme baktıdoğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
-Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
-"Olsun" dedim.
-"Peki doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?"
Şaşırdım nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..
-"Tabii" dedim.. "Müslüman olmak çok kolay." Sonra kendisine imanın ve İslam'ın şartlarını anlattım kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor hem de ağlıyordu.. Mırıldandı:
-Siz Müslümanlar tespih çekersiniz bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.
-Beni yalnız bırakma olur mu?"
-Ne gibi Ömer amca?
-Ara sıra gel de bana İslamiyet'i anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor." O günden sonra her gün yanına gittim bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;
"Doktor Ömer lütfen 217 numaralı odaya gidin!
Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tespih açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum kendisine kelime-i şahadet söylettirdim o şekilde kucağımda ruhunu teslim etti...
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyleyeyim ağladım... "
Madem ki; düşünceyi zindana koymayan hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet o cesur ve adil Türkler var üzerinde hakikatin adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir güneş ülke neden vücut bulmasın..."