Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Zatın birisi bir hükümdara der ki:
- Sana iyilik edene fazlasını yap kötülük edene bir şey yapma onun kötülüğü kendine yeter.
Bunu gören biri bu zatı çekemeyerek hükümdara der ki:
- Bu zat bana senin nefesinin koktuğunu söyledi.
- Doğru mu söylüyorsun?
- Elbette doğru yanına yaklaşınca ağzını burnunu tutarsa sözüm doğru çıkacaktır.
- Bir tecrübe edelim.
Bir gün o adam o zatı yemeğe davet eder ve sarmısaklı yemek yedirir. Sonra da der ki:
- Hükümdarı rahatsız etmemek için ona fazla yaklaşma!
Bu zat yine hükümdarın huzuruna girer ve karşısında beklerken hükümdar tecrübe etmek için adama der ki:
- Yanıma yaklaş!
O zat da ağzını burnunu tutarak hükümdara yaklaşır. Hükümdar kendi kendine adamın doğru söylediğine inanır ve eline kağıt kalem alarak bir yazı yazıp o zata der ki:
- Bu mektubu falan kumandana götür!
O zat mektubu alıp dışarı çıkınca kendisine yemek yediren adama rastlar. Der ki:
- Elindeki ne?
O zat da hükümdarın kendi eliyle yazdığı fermanlar genel olarak bir ikram verilmesi gereken yazılar olduğu için der ki:
- Hükümdar bir miktar hediye yazmıştır onu almaya gidiyorum.
- Ne olur bu kağıdı bana ver.
- Buyurun alın!
Adam kağıdı alıp kumandana gider. Yazı tamamen umulanın aksine çıkar. Meğerse hükümdar kağıda “Bu kağıdı getiren adamı cezalandır” diye yazmıştır. Bunu duyan adam “Bunun sahibi ben değilim istersen esas sahibini getireyim” derse de fayda vermez. Emir yerine getirilir. Ertesi gün aynı zat yine hükümdarın huzuruna çıkınca hükümdar der ki:
- Sana dün verdiğim mektup ne oldu?
O zat durumu anlatır. Hükümdar sorar:
- Benim nefesimin koktuğunu söylüyormuşsun doğru mu idi?
- Hayır böyle bir şey yok.
- Öyle ise neden bana yaklaşınca burnunu kapadın?
- O adam bana sarmısaklı yemek yedirmişti. Kokusu sizi rahatsız etmesin diye ağzımı kapadım. Böylece burnum da kapanmış oldu.
Hükümdar meseleyi öğrenince der ki:
- Kötülük yapan kötülüğünün cezasını buldu.
Yalnız yaşayan bir derviş sahranın bir köşesinde oturuyordu. Yanından adamlarıyla bir hükümdar geçti. Derviş başını kaldırıp hükümdara iltifat etmedi. Hükümdar öfkelendi. Vezir dervişe dedi ki:
- Niçin saygı göstermedin?
Derviş cevap verdi:
- Hükümdara söyle kim kendisinden nimet umuyorsa saygıyı ondan beklesin. Şunu da bilsin ki hükümdarlar halkın koruması içindir. Koyun çoban için değildir. Fakat çoban koyun içindir.
Hükümdar dervişin sözünü beğendi:
- Benden bir şey istededi.
Derviş cevap verdi:
- Bir daha beni rahatsız etmemenizi istiyorum.
Hükümdar:
- O halde bana öğüt ver deyince derviş şunu söyledi:
- Şimdi elinde nimet varken düşün! Zirvedesin Allah için ne yapacaksan şimdi yap. Bu devlet de saltanat da elden ele geçip gidecektir. Kalıcı olan ahiret için yapılandır. Yapılan ibadet bile olsa Allah rızası için yapılmamışsa dünyalık olur dünyada kalır.
Tamahkârın yakaladığı küçük kuş der ki:
- Beni ne yapacaksın?
- Kesip yiyeceğim.
- Benim bir lokmacık etim ne karın doyurur ne de bir derde deva olur. Beni bırakırsan sana üç mühim nasihatte bulunurum.
- Nasihatleri söylersen seni bırakırım.
- Birini elinde iken ikincisini şu ağaca konunca üçüncüsünü de karşı tepeye varınca söylerim.
- Peki birincisini söyle!
- Elinde çıkan şeyin hasretini çekme!
- İkincisi ne?
Kuş ağaca konunca der ki:
- Olmayacak şeye inanma!
- Üçüncü nasihati söyle! Kuş karşı tepeye varınca der ki:
- Sen ne ahmaksın benim kursağımda ellişer gramlık iki tane inci vardı. Beni kesseydin bu incilere malik olacaktın.
İnci sözünü duyar duymaz tamahkâr hemen oraya yıkılıp kalır. Eyvah diyerek dövünmeye başlar. Sonra der ki:
- Haydi üçüncüsünü söyle!
- Sen iki nasihati hemen unuttun. Üçüncüsünü söylesem ne faydası olacak?
- Söyle belki bunu unutmam.
- (Elden çıkan şeye üzülme) dedim beni bıraktığına üzüldün (Olmayacak şeye inanma) dedim. Etimle kemiğimle 100 gram gelmezken kursağımda elli gramlık iki tane inci olduğuna inandın.
- Üçüncü nasihati söylemeyecek misin?
- Ahmağa nasihat kâr etmez. Tamah insanı kör ve sağır eder. Hakikati görmeye mani olur
Firavunun hazine işleriyle görevli bir veziri bunun da Maşite adında bir hanımı vardı. Firavunun kızının dadılığını yapıyordu. Kendisi Musa aleyhisselamın dinine inandığı halde imanını gizliyor ibadetlerini de gizli yapıyordu.
Maşite hatun bir gün hamamda Firavunun kızının saçını tararken tarak yere düştü. Tarağı yerden gayri ihtiyari besmele çekerek aldı. Firavunun kızı bu söze kızarak dedi ki:
-Ey dadı! Bu nasıl sözdür. Benim babamdan başka tanrı mı vardır? Babamın adını değil de bir başkasının adını nasıl söylersin?
-Evet yavrum Allah vardır. Hem yeri göğü ve içindekileri yoktan var eden seni beni babanı ve bütün varlıkları yaratan bir Allah vardır.
Firavunun kızı bu sözlere daha da kızarak dedi ki:
-Seni babama şikayet edeceğim. Hak ettiğin cezaya çarptırılacaksın.
Durumu babasına söyledi. Firavun Maşite hatuna dedi ki:
- Sen benden başka bir tanrıya inanıyormuşsun. Söyle benden başka yer yüzünde tanrı var mıdır?
- Ey Firavun sen de biliyorsun ki sen ilâh değil âciz bir kulsun. Seni de yaratan Allah'tır. Sen fânisin yok olacaksın. Fakat Allah ebedidir. Fâni değildir. Musa aleyhisselam da Onun Peygamberidir.
Bu sözlere çok kızan Firavun onu hemen öldürmektense her gün bir uzvunu keserek başkalarına da bir ders olmasını istedi. Önce tırnaklarını çektirdi. Saçından tavana asıldı. Kamçılarla vücudundan kan çıkıncaya kadar kırbaçlandı. Bunlara rağmen dininden dönmeyince Firavunun kini günden güne fazlalaşıyordu. Maşite hatunu bir ağaca bağlattı. Biri 5 yaşında diğeri de 5 aylık olan iki kız çocuğundan büyüğünü karşısına getirerek şöyle söyledi:
-Ey Maşite beni tanrı olarak kabul edersen seni serbest bırakacağım.
Maşite yavrusunun acıklı hâline bir de Firavunun hâline baktı. Sonra dedi ki:
- Ben ancak bir olan Allah'a inanıyorum.
Firavun eline geçirdiği bıçakla 5 yaşındaki yavrunun gırtlağını annesinin gözü önünde kesti. Kanını da Maşite'nin ağzına yüzüne sürdürdü. Sonra tekrar hiddetlenerek şöyle sordu:
- Söyle benden başka tanrı var mıdır?
- Allah birdir Allah'tan başka ilâh yoktur.
Bu sefer Firavun 5 aylık kundaktaki yavruyu getirmelerini istedi. Getirilen yavruyu annesine yaklaştırdıklarında saatlerdir süt emmeyen yavru meme aramaya başladı.
Maşite hatun önceki yavrusunun uğratıldığı akıbetini düşündü. İkinci yavrusunun da hunharca kesilmesine bir anne olarak dayanamayacaktı kararını verdi. Firavuna Rabbim sensin diyecek fakat kalben inanmayacaktı. Tam ''Rabbim sensin'' diyeceği sırada küçük yavru dile gelerek dedi ki:
- Hayır anne hayır! sabreyle! Rabbim sensin deme! İmanından asla dönme. Firavuna inanma! Benim için ablam için senin için Allah'ın Cennette hazırlamış olduğu makamı görüyorum. O makamı etrafında sana hizmet etmek için pervane gibi dönen hurileri de görüyorum.
Firavun ve orada hazır olanlar bu sözü duydular. Tevbe edeceklerine daha da hiddetlenen Firavun 5 aylık yavruyu da hemen boğazlattı. Fakat Maşite hatun ağlamıyor gülüyordu. Kızının gördüklerini artık o da görüyordu. Ölümünün bir an evvel gelmesini arzuluyordu. Firavun kocasıyla beraber Maşite hatunu ve yavrusunu kaynar kazanın içine attı. Fakat kini hâlâ yatışmamıştı.
I. Mahmut Han Medine-i Münevvere'ye gitmişti. O zaman Medine'de Harem muhafızı olarak bulunan Hacı Beşir Ağa’ya (Harem-i şerifte kaldığın bu zaman zarfında önemli bir olay oldu mu?) diye sordu.
O da şöyle anlattı:
“Ravza-i Mutahharedeki Cibril kapısı bazı geceler seher vakti açılır fakat içeri kimsenin girdiğini göremezdim. Bir defasında kararımı verdim her gece sabaha kadar uyanık kalacak ne pahasına olursa olsun bunun hikmetini öğrenecektim. Epey gün böyle bekledim. Bir gece kapı yine açıldı. Hemen koştum içeride bir zat vardı. Kim olduğunu sordum. Bana Konya Hadim’den olduğunu söyledi. İmam-ı Birgivi’in (Tarikat-ı Muhammediyye) isimli kitabını şerh ettiğini şüphe ettiği bazı yerleri Resulullahın bizzat kendisinden öğrenmeye geldiğini söyledi. Kendisini odama götürdüm. Bir müddet kaldıktan sonra benden izin isteyerek ayrıldı. Ben sabah namazından sonra gene odama şeref vermesini rica ettim. (Memleketimde imamlık vazifem var! Bana izin ver) dedi ve ayrılıp gitti. Bundan sonra da arada sırada gelirdi kendisiyle görüşürdük...”
I. Mahmut Han olayın doğruluğuna iyice kanaat getirmek için de memleketin birçok âlimleri ile beraber Hadimli Muhammed efendiyi davet etti. Sonra Hacı Beşir Ağa'yı çağırdı. Hacı Beşir Ağa o kadar topluluk içinde Muhammed Hadimi hazretlerini tanıyarak yanına vardı (Hoş geldiniz) dedi. Padişah ve orada bulunan zevat da olayın doğruluğuna iyice inanmış oldular.
Dıhye-i Kelbi iman etmeden önce zengin bir Arap melikiydi. Peygamber efendimiz onun müslüman olmasını arzu ediyordu.
Dıhye Mescid-i Nebeviye girdi. Peygamber efendimiz mübarek omuzlarındaki elbisesini yere serdiler. Oraya oturmasını işaret buyurdular. Resul-i ekrem efendimizin bu keremini gören Dıhye’nin gözlerinden yaşlar boşandı. Hürmetle saygı ile “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resulühu” diyerek hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Peygamber efendimiz aleyhisselam sordu:
- Niçin ağlıyorsun?
- Ya Resulallah! Ben çok büyük günahlar işledim. Bu günahlarımın kefareti nedir? Malımın mülkümün sadaka olarak verilmesi mi yoksa öldürülmem mi gerekiyor?
- Ey Dıhye nedir günahın?
- Ya Resulallah! Cahiliyet devrinin âdetine uyarak kız çocuklarımı öldürmüştüm.
Tam o sırada Cebrail aleyhisselam gelerek:
“Ya Resulallah! Allahü teâlâ müslüman olanların önceki işledikleri bütün günahlarını affetti” buyurdu.
İmam-ı a'zam hazretlerine bir ateist bir muaaaile bir de cebriyeci üç kimse gelir. Ateist sorar:
(Allah varsa var olan görülür. Varsa ispat et.)
Akılcı olan muaaaile sorar:
(Cehennemde ateş var. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Şeytana ceza vermek mümkün mü?)
Cebriyeci de sorar:
(Sen ise irade-i cüziyye var diyorsun. Her şeyin hâlıkı Allah iken insan ne yapabilir ki?)
İmam-ı a'zam hazretleri yerden 3 avuç nemli toprağı top gibi yapıp her topu birine atar.
Üçü de durumu kadıya şikayet eder. Kadı niye çamur topu attığını sorar.
İmam-ı a'zam hazretleri der ki:
Bunlar bana soru sordu ben de cevap verdim. Ateist Allah varsa var olan şeyin görünmesi gerekir demişti. Toprak başımı acıttı dedi madem ağrı var ağrıyı göstermesi lazımdır. Ağrıyı bile göremeyen Allah’ı nasıl görebilir ki? Ateist akılsızdır aklı varsa göstermesi gerekir. Ruh da akıl gibi görünmez ama yaptıklarından anlaşılır. Kâinatın var olması da onun bir yaratıcısının olmasını gerektiğini gösterir.
Muaaaile olan ise topraktan yaratılmış olduğu halde çamur toptan etkilendi. Toprak topraktan etkilendiğine göre ateş de ateşten etkilenir. Demir testeresi demiri kestiği gibi ateş de ateşi yakar.
Cebriyeci ise (Allah her işi zorla yaptırır) diyordu. O zaman o toprağı Allah attı bu beni niye şikayet ediyor? Kendi kendini yalanlamış oluyor.
Ustasız yapılan kayık
Hz. İmamın böyle kısa cevaplar verdiği çoktur. Mesela bir ateistle saat onda buluşup münazara etmek üzere anlaşırlar. Hz. İmam kasten toplantıya bir saat kadar geç gelir. Ateist gecikince (Bakın imamınız korktu gelemiyor) der gelince de niye geç kaldın diye sorarlar. O da (Kayık yoktu. Irmaktan geçemedim bir de baktım ki ağaçtan kopan dallar kendiliğinden bir kayık oluverdi ben de binip geldim ondan geciktim) der. Ateist gülmeye başlar (Gördünüz mü nasıl yalan söylüyor hiç kendiliğinden bir ustası olmadan kayık yapılır mı?) der. Hz. İmam hemen taşı gediğine koyar:
(Bre ateist bir kayık ustasız kendiliğinden olamazsa bu koca kâinat kendiliğinden nasıl var olur) diyerek ateistle münazara bile etmeden galip gelir.
Sayıların sonu olmaz
Yine bir ateist (Allah var ise başlangıcı olmadığı gibi sonsuz da olamaz yani Allah ezeli ve ebedi değildir) der. Hazret-i İmam 1’den önce sayı var mı? der. O da yok der. (Sayıları sonuna kadar say bakalım) der. O da epey saydıktan sonra bırakır. Hz. İmam (Devam et sonuna kadar say) der. Ateist (Milyon milyar trilyon katrilyon…. Bunun sonu olmaz) deyince Hz. İmam (Sayıların bile 1’den öncesi ve sonu olmadığına göre kâinatı yoktan yaratan ezeli ve ebedi olmaz mı?) der.
Güvenilen kişi
İmam arkasında niye Fatiha okutturmuyorsun diyenlere de şöyle der:
Siz kırk kişisiniz hepinizi ayrı ayrı mı ikna edeyim yoksa en güvendiğiniz ilim sahibi birini ikna etsem siz de kabul eder misiniz?
Adamlar kabul ederiz der. O zaman Hz. İmam der ki:
Münazara başlamadan daha dava bitmiştir. Siz kırk kişiden birisine güveniyorsunuz onu seçtiniz. Ben de imamın okuduğu kâfi gelir cemaatin okuması gerekmez diyorum. Siz nasıl bir kişiye güvenmişseniz ben de imama güvendim.
Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e akşam namazında camiye gitmesini ve namaza gelen herkesi iftara davet etmesini söyledi.
Akşam oldu namaz kılındı namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı:
- Akşam camiye bu kadar insan mı geldi?
Behlül cevap verdi:
- Siz bana camiye gelenleri değil namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra cami kapısında durdum çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu ve daha başka şeyler sordum. Onları da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen bu kadarmış.
Bayezid-i Bistami hazretleri bir gün yeni temiz beyaz elbiselerini giyip dar bir sokaktan mescide giderken yolun ortasında yatan uyuz bir köpeğe rast gelir. Sokak o kadar dar ki iki kişi yan yana zor geçer. Bu mübarek zat dört mezhebin de şartlarına riayet ettiği için ve Şafii mezhebinde de köpek necis olduğu için hani bir de silkinip üzerindeki yaşlık üzerine bulaşmasın diye düşünüp eteklerini toplayarak köpeğe değmeden yanından geçmeye çalışırken köpek lisan-ı fasih ile;
"Ey Bayezid sen kim oluyorsun. Beni uyuz bir köpek olarak yaratan da seni Bayezid-i Bistami olarak yaratan da bir Allah’tır. Beni uyuz bir köpek olarak yaratan Rabbim beni Bayezid seni de uyuz bir köpek olarak yaratabilirdi. Neyine güvenerek kibirleniyorsun?"
Bayezid hazretleri ise buna çok pişman olur.
Hz. Ömer’in hilafeti zamanında bir şahıs hanımının çok söylenmesi ve çekilmez bir hâl alması karşısında Hz. Ömer'e şikayete karar verip Halifenin evine gelir. Kapıya geldiğinde içerden sert sinirli konuşan bir kadın sesi duyar. Bir ara kapıyı çalamaz ve mütereddit halde öyle beklemeye başlar. Biraz sonra hep kadının konuştuğunu ve halifenin sustuğunu anlayan adam kapıyı çalmaktan vazgeçip geri dönmeye karar verir ve ayrılacağı zaman kapı açılır. Kapıyı açan Hz. Ömer'dir.
(Ne var neye geldin bir şey söylemeden niye geri dönüyorsun?) diye sorar.
Adam (Ya Ömer! Ben hanımımdan şikayete gelmiştim. Baktım ki Halife bile hanımına ses çıkarmıyor. Ben niye şikayet edeyim diye düşündüm ve geri dönmeye karar verdim) dedi.
Hz. Ömer şu karşılığı verdi:
“O benim evimin hanımıdır çocuklarımın anasıdır yemeklerimizi yapar çamaşırlarımızı yıkar evimizi düzenler. O bunları ihsan olarak yapıyor. Böyle birisine laf söylemek yakışmaz.”
Nuh aleyhisselam zamanında insanların ömürleri uzunmuş 800 – 1000 sene yaşarlarmış. Bir kadının oğlu ölür. Kadın çok ağlar. Komşu kadınlardan birisi der ki:
- Niye bu kadar ağlıyorsun Allahü teâlânın takdiri böyleymiş.
- Elbette öyledir ben ona ağlamıyorum.
- Ya niye ağlıyorsun?
- Yavrum fazla gün görmedi diye annelik şefkatiyle ağlıyorum.
- Oğlun kaç yaşındaydı?
- 275 yaşındaydı.
- İyi ama sen buna ağlıyorsun da ahir zamanda gelecek ümmet ne yapsın ömürleri 50-60 sene olacak.
- Ciddi mi söylüyorsun?
- Elbette.
- Allah Allah onlar ev de yapacaklar mı?
- Hem de kaç tane yapacaklarmış.
- Ben onların yerinde olsaydım çadırımın kazığını bile değişmezdim.
__________________
Uhud savaşına bir günlük evli olmasına rağmen Peygamber efendimizin emrine uyan Hz. Hanzala da katılmıştı. Savaş sona erince Müslümanlar Medine’ye dönmeye başladılar. Harbe iştirak edenlerin yakınları acaba bizden geriye dönen olacak mı heyecanı içerisinde yollara sıralanmışlardı. Bunların arasında henüz bir günlük evli olup gece yarısı sevgili Peygamberimizin emrine uyarak harbe giden ve şehitlik şerbeti içen Hz. Hanzala’nın hanımı da vardı. Herkes büyük bir heyecanla harpten dönenlere yakınlarını soruyor fakat hiç kimse kimseye cevap vermiyordu. Ancak sorulan soruları sevgili Peygamberimiz “aleyhisselam” cevaplıyordu.
En son olarak soru sorma sırası Hanzala’nın hanımına gelmişti. Resulullah efendimize yaklaşarak sordu:
-Ey Allah’ın Resulü! Hanzala nerede?
Sevgili Peygamberimiz cevabında buyurdu ki:
- Hanzala şehit oldu.
Bunu üzerine Hanzala’nın hanımı yere bakarak sessizce;
-Ya Resulallah şu anda söyleyeceğim bir aile sırrıdır. Sizler de biliyorsunuz ki kocamla daha henüz ilk evlendiğimiz geceydi. Hanzala sizin mübarek emrinize uyarak boy abdestini dahi alamadan hemen harbe katıldı. Bu sebeple emir veriniz de kocamı bulsunlar ve yıkasınlar dedi.
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(Sen Hanzala için hiç merak etme! Ben Hanzala’yı meleklerin yıkadığını gördüm.)
Bunun için ona “Gasilül-melâike” yani (Meleklerin gusül ettirdiği Hanzala) denir.
Sultan Murat Han o gün bir hoştur. Telaşlı görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil üzüntülü deseniz hiç değil. Vezir-i a’zam Siyavuş paşa sorar:
- Hayrola sultanım canınızı sıkan bir şey mi var?
- Akşam garip bir rüya gördüm.
- Hayırdır inşallah.
- Hayır mı şer mi öğreneceğiz. Hazırlan dışarı çıkıyoruz.
Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Hızlı ve kararlı adımlarla Beyazıt’a çıkar döner Vefa’ya Zeyrekten aşağılara sallanır. Unkapanı civarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatle bakınır. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Ahali ile aralarında şöyle konuşma geçer:
- Kimdir bu?
- Aman hocam hiç bulaşma ayyaşın biri işte!
- Nereden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.
Bir başkası tafsilata girer. Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında çalışır. Nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine hem de nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine.
Hele yaşlının biri çok öfkelidir; isterseniz komşulara sorun der sorun bakalım onu cemaatte bir gören olmuş mu?
Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar ortada. Tam vezir de toparlanıyordur ki padişah sorar:
- Nereye?
- Bilmem bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
- Millet bu çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz şöyle veya böyle tebaamızdır. Defini tamamlasak gerek.
- İyi ya saraydan bir kaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
- Olmaz rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
- Mollalığa devam. Naşı kaldırmalıyız en azından.
- Yapmayın sultanım bunun yıkanması var. Tekfini telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.
- Şurada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim Ayasofya‘dan Süleymaniye’den en azından Fatih camiinden.
- Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camiini iyi dedin. Hadi yüklenelim.
Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere benzemez.
Meçhul nalıncıyı kefenler tabutlar musalla taşına koyarlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır.
- Sultanım der yanlış yapıyoruz galiba! Heyecana kapıldık sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı yetimleri vardır.
- Doğru öyle ya neyse sen başını bekle ben mahalleyi dolanıp geleyim.
Padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Sorar soruşturur nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın aralar. Hadiseyi aaaanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir. Hakkını helal et evladım der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöküp ellerini şakaklarına dayar. Biliyor musun oğlum diye dertli dertli söylenir! Bizim efendi bir âlemdi vesselam. Akşamlara kadar nalın yapar. Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya.
Sonra malum kadınların ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım mı diye sorar onlar da aldın derlerdi. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek deyip çeker gider ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı ilmihal Huccetül İslam okurdum ..
- Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki.
- Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş o hep uzak mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki derdi tekbir alırken Kâbe’yi görmeli.
- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?
- İşte bu yüzden Nişancı’ya Sofular’a uzanırdı ya. Hatta bir gün bak efendi dedim sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada.
- Doğru öyle ya!
- Kimseye zahmetim olmasın deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim iş mezarla bitiyor mu dedim. Seni kim yıkasın kim kaldırsın?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü sonra Allah büyüktür hatun dedi. Hem padişahın işi ne?
Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki halk onları bilmez. Hoş bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u kalb ile boyun büker ümmet-i Muhammede halifeyi müslimine dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar sultana. Bir seher vakti göz yaşı ile yapılan dua binlerce topun yapamadığını yapar. Kralları yıkar kaleleri paralar.
İşte nalıncı baba o adsız şânsız Allah dostlarından biridir. Asıl adı Muhammed Mimi Efendidir. Bergamalıdır. 1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü. Ve mübareği evinin bahçesine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe içine bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanında Cibali tütün fabrikasının arkasında Harabzade Camii karşısındadır.
Bir Ramazan günü idi. Müslüman mahallesinde oturmakta olan bir Mecusi’nin küçük çocuğu oruçlu müslümanların arasında ekmek yiyordu. Babası çocuğun bu yaptığını görünce (Oğlum Müslümanların arasında yemek yenir mi? Onlar bu günlerde oruç tutarlar bu günler onların mübarek günleridir saygı göstermek lazım) diyerek azarladı ve (Git evde ye) diyerek çocuğu eve gönderdi.
Bu olaydan birkaç sene sonra bu Mecusi öldü. Ölümünden sonra o şehirdeki bir müslüman rüyasında bunu Cennet-i âlâda gördü. Mecusiye (Nasıl oldu da bu nimete eriştin! Biz seni Mecusi bilirdik. Hatta öldüğün zaman cenaze namazını bile kılmadık) dedi.
O da şu cevabı verdi:
“Evet! Doğru söylüyorsun. Ben bir Mecusi idim. Fakat bir gün küçük oğlum müslüman mahallesinde onlar oruçlu olduğu halde yemek yiyordu. Ben çocuğun onların gözleri önünde ekmek yemesine müsaade etmedim. Müslümanların hürmet ettiği bir şeye ben de hürmet ettiğim için; Cenab-ı Allah hasta yatağımda beni Müslüman olmakla şereflendirdi. Müslüman olarak öldüğüm için bu nimete kavuştum.”
Borcunu ödeyemeyen bir fakir Ravza-i Mutahhara'ya gelip: (Ya Resulallah şefaat buyur borcum var ödeyemiyorum) diye hâlini arz etti. Az sonra uyku bastırdı uyuyakaldı. Rüyasında Peygamber efendimizi gördü.
Efendimiz aleyhisselam (Falan yere git orada şöyle bir zengin var ona selamımı söyle borcun kadar parayı iste. Doğru söylediğine delil isterse her gün bana 100 salevat getirmeden yatmazdı dün unuttu.. Onu hatırlat da bu akşam getirsin) buyurdu.
Heyecanla uyanan adam zengin adamı araya araya buldu. Adamın evine vardığında onu samanlıkta saman elerken gördü. Adam samanın içine beş kuruş düşürmüş onu bulmak için bütün samanı elekten geçiriyordu. Onun bu hâlini görünce taaccüp etti ama yine de ben vazifemi yapayım deyip Resulullahın selamını tebliğ etti:
“Resulullahın sana selamı var. Salevat getirmeyi dün akşam unutmuşsun bu akşam söylesin buyurdu. Ben ise borçlu bir kimseyim benim 300 dirhemlik borcumu ödemeniz için Peygamber efendimiz beni sana gönderdi” dedi.
Peygamber efendimizden selam gelmesi adamın çok hoşuna gitmişti. Ne dedi ne dedi diye adama üç defa tekrarlattı. Adam benimle alay mı ediyorsun diyerek gerisin geriye döndü. Fakat zengin olan hemen önünü kesti (Ben senin ağzından Resulullah efendimizin selamını daha fazla duymak için üç defa tekrarlattım. Her söylemene 300 dirhem veriyorum. Eğer daha fazla söyleseydin her biri için 300 dirhem verecektim) dedi ve adama 900 dirhem verip gönderdi.
Borcunu ödeyemeyen bir fakir Ravza-i Mutahhara'ya gelip: (Ya Resulallah şefaat buyur borcum var ödeyemiyorum) diye hâlini arz etti. Az sonra uyku bastırdı uyuyakaldı. Rüyasında Peygamber efendimizi gördü.
Efendimiz aleyhisselam (Falan yere git orada şöyle bir zengin var ona selamımı söyle borcun kadar parayı iste. Doğru söylediğine delil isterse her gün bana 100 salevat getirmeden yatmazdı dün unuttu.. Onu hatırlat da bu akşam getirsin) buyurdu.
Heyecanla uyanan adam zengin adamı araya araya buldu. Adamın evine vardığında onu samanlıkta saman elerken gördü. Adam samanın içine beş kuruş düşürmüş onu bulmak için bütün samanı elekten geçiriyordu. Onun bu hâlini görünce taaccüp etti ama yine de ben vazifemi yapayım deyip Resulullahın selamını tebliğ etti:
“Resulullahın sana selamı var. Salevat getirmeyi dün akşam unutmuşsun bu akşam söylesin buyurdu. Ben ise borçlu bir kimseyim benim 300 dirhemlik borcumu ödemeniz için Peygamber efendimiz beni sana gönderdi” dedi.
Peygamber efendimizden selam gelmesi adamın çok hoşuna gitmişti. Ne dedi ne dedi diye adama üç defa tekrarlattı. Adam benimle alay mı ediyorsun diyerek gerisin geriye döndü. Fakat zengin olan hemen önünü kesti (Ben senin ağzından Resulullah efendimizin selamını daha fazla duymak için üç defa tekrarlattım. Her söylemene 300 dirhem veriyorum. Eğer daha fazla söyleseydin her biri için 300 dirhem verecektim) dedi ve adama 900 dirhem verip gönderdi
Padişahın biri üç beş yardımcısıyla kırlara gezmeye çıkar. Ağacın altında uyuyan birisini görünce yanındakilere (Şu garibi uyandırın yılan falan zarar verebilir) der. Adam uyandırılınca bakar ki karşısında padişah başlar söylenmeye (Niye beni uyandırdınız rüyada ne güzel padişahtım saraylarım ordularım vardı şöyle emrediyordum şunları yapıyordum...)
Bunun üzerine padişah gülerek (İyi ama bak kendin söylüyorsun rüyada diyorsun rüyadaki padişahlığın ne kıymeti var bak gözünü açınca bitti) der. Adam cevap verir: (Benim padişahlığım gözümü açınca bitiyor senin ki gözünü kapatınca bitecek ne farkı var?)
Padişahın biri üç beş yardımcısıyla kırlara gezmeye çıkar. Ağacın altında uyuyan birisini görünce yanındakilere (Şu garibi uyandırın yılan falan zarar verebilir) der. Adam uyandırılınca bakar ki karşısında padişah başlar söylenmeye (Niye beni uyandırdınız rüyada ne güzel padişahtım saraylarım ordularım vardı şöyle emrediyordum şunları yapıyordum...)
Bunun üzerine padişah gülerek (İyi ama bak kendin söylüyorsun rüyada diyorsun rüyadaki padişahlığın ne kıymeti var bak gözünü açınca bitti) der. Adam cevap verir: (Benim padişahlığım gözümü açınca bitiyor senin ki gözünü kapatınca bitecek ne farkı var