islami hıkaye arsıvi. 1

LegEnD

Kayıtlı Üye
Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım

Gencin birisi Kâbe’de hep Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah’ım sana hamdü sena ederim diye dua eder. Bu durum herkesin dikkatini çeker. Birisi (Neden hep aynı duayı yapıyorsun başka bir şey bilmiyor musun?) der. O da anlatır:
7-8 sene önce yine Kâbe’de iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam 1000 altın vardı. İçimden bir ses (Bu altınlarla şunları şunları yaparsın) diyordu. Hayır dedim kendi kendime bu benim değil başkasının malı kullanmam haram olur dedim.

Bu sırada birisi (Şöyle bir torba bulan var mı?) diye bağırıyordu. Çağırdım onu nasıl bir torbaydı içinde ne vardı diye sordum. Torbayı tarif etti ve içinde 1000 altın vardı dedi. Al öyleyse torbanı diyerek verdim. Adam torbayı açıp içinden bana 30 altın verdi.

Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri [köleyi] överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altın dediler. Adamdan aldığım 30 altını verip genci satın aldım.

Bir iki yıl geçti. Genç çok çalışkan çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum. Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu. Genç bana dedi ki (Efendim ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları. Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın onlara 30 bin altından aşağıya satma) dedi.

O kişiler yanıma geldi bu esiri bize satar mısın dediler. Satarım dedim. 60 altın verelim dediler. Olmaz dedim. İyi ama sen bunu 30 altına almadın mı? Biz sana iki mislini veriyoruz dediler. Öyleyse gidin pazardan alın dedim. Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar. 30 binden aşağı olmaz dedim. Çaresiz kabul ettiler. Altınları verip genci alıp gittiler.

Ben o 30 bin altınla işyerleri açtım ticaret yaptım daha çok zengin oldum. Bir gün bana arkadaşlar çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. Babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim dediler. Ben de olur dedim. Nikah kıyıldı. Deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti. Kıza bu nedir dedim. İçinde 970 altın var babam Kâbe’de bunu kaybetmiş bulan gence 30 unu vermiş. Kalanını da bana hediye etti çeyizine koyarsın dedi. Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş vermese idim haram yoldan gelecekti şimdi helal yoldan yine bana geldi.

Bana yardım edip haramlardan koruyan nice nimetler ihsan eden yüce Rabbime hamd ederim.
 
Fidanlar şimdiden meyve verdi

Bir hükümdar maiyetiyle birlikte gezintiye çıkmıştı Yolu üzerindeki bir köyde çok yaşlı bir adamın tarlasına fidan dikmekle meşgul olduğunu gördü gayreti hoşuna gitti yanına gelip latife yapmak istedi:
- Baba sen ne diye fidan dikmeye uğraşıyorsun? Maşallah yaşını yaşamışsın bu diktiğin fidanların meyvesinden belki de yiyemezsin.

İhtiyar cevap verdi:
- Bu diktiğim fidanların meyvesini bizim yememiz şart değil evlat. Biz nasıl bizden öncekilerin diktiği fidanların meyvesinden yiyorsak bizim diktiğimiz fidanların meyvesini de bizden sonrakiler yer.

Bu cevap hükümdarın hoşuna gitti ve mükafat olarak ihtiyara bir kese altın verilmesini emretti.
İhtiyar bu ihsanı tebessümle karşıladı:
- Gördün mü evlat bizim diktiğimiz fidanlar şimdiden meyve verdi.

Bu cevap da hükümdarın hoşuna gitti bir kese daha altın verilmesini emretti.
Yaşlı köylü güldü:
- Evlat herkesin diktiği fidan yılda bir defa meyve verir bizim diktiğimiz fidan yılda iki defa meyve verdi.

Bu cevap da hükümdarın hoşuna gitti ve bir kese daha altın verilmesini emretti. Ama bu defa vezir araya girdi ve hükümdarı uyardı:
- Aman sultanım bir an önce buradan uzaklaşalım. Bu ihtiyar bu gidişle hazineye de darı ektirecek
 
Hadim-ül harameyn de

Yavuz Sultan Selim Han Mısır'ı fethetmiş ve hilafet 1516 yılında Abbasilerden Osmanlılara geçmişti. Cuma günü Ümeyye Camiinde Cuma namazı kılınırken imam Hutbede halifenin ismini zikredip (Hakim-ül harameynişşerifeyn = Mekke ve Medine'nin hükümdarı) dedi. Yavuz hemen oturduğu yerden ayağa kalkarak (İmam efendi Hakim-ül harameyn deme Hadim-ül harameyn = Mekke ve Medine’ye hizmet eden de) dedi.
 
Hafıza meselesi

Padişah okunan bir şeyi bir dinleyişte ezberlermiş. Birinci vezir 2 defa okunanı ikinci vezir de 3 defa okunanı ezberlermiş. Şair Abdülbaki efendi yeni yazdığı bir şiiri Padişaha takdim edince Padişah oku bakalım der. Şiir hoşuna gidince Padişah bir latîfe yapmak ister:
- Burada herkes bu şiiri bilir. Neresi yeni bunun? Yoksa sen bilmez mi sanıyordun?

Şair şaşırır:
- Efendim nasıl olur bu şiiri yeni yazdım ve ilk defa burada okudum. Bilmeniz nasıl mümkün olur?
- Bak şimdi ben okuyorum sen dikkatle dinle!

Padişah şiiri okur ve şairin çok fazla şaşırdığını görünce iki defa dinlediği için ezberleyen birinci vezire dönüp der ki:
- Abdülbaki efendi iyice tatmin olması için bir de şiiri sen oku bakalım!

Şairin şaşkınlığı iyice artar. Padişah ikinci vezire der ki:
- Bir de sen oku da Abdülbaki efendi iyice kanaat getirsin artık.

O da yanlışsız okur. Şair ne diyeceğini şaşırmış vaziyette iken Padişah durumu anlatır ve hediyelerle uğurlar.
 
Hakimin üç kusuru

Hz. Ömer hilafeti zamanında Hımıs ileri gelenlerine bir mektup yazıp çevredeki fakirlerin kendisine bildirilmesini isteyerek yardım edeceğini bildirdi. Hımıs'lılar Şam ve civarında bulunan fakirlerin bir listesini Halife Hz. Ömer'e arzettiler. Hz. Ömer gelen listeyi açıp baktığında listenin başında kadı olarak tayin ettiği Sa'd bin Amir'in ismini görüp listeyi getirenlere hakiminin mali durumunu sordu. Onlar (Hakimimiz hakikaten gayet fakirdir. Elinde avucunda olanı fakir fukaraya dağıtıyor rüşvet olacağı korkusundan bizim de en küçük bir hediyemizi bile kabul etmiyor) dediler.

Hz. Ömer sordu:
- Allah'tan bu kadar korkan hakiminizin hoşunuza gitmeyen tarafları da var mı?

Evet diyerek kusurlarını şöyle sıraladılar:
1- Vazifesine sabah namazından sonra başlaması gerekirken kuşluk vakti başlıyor.
2- Evine çekilir aramıza girmez.
3- Haftada bir gün evinden dışarı bile çıkmaz. Kapısı arkasından kilitlidir.

Hz. Ömer onlara bir kısım erzak ve giyecek vererek gönderdi. Hakim Sa'd bin Amir'i de bunların sebebini öğrenmek üzere huzuruna davet etti.

Hakim Hz. Ömer'in huzuruna gelince durumu anlattı:
Birinci kusurum; ailem hasta olduğundan evin bütün işlerini bizzat kendim görüyorum ve bu sebepten vazifemin başına ancak kuşluk vakti gelebiliyorum.

İkincisi ise; akşam olunca gün boyu yaptığım işlerin muhasebesini yapıyor acaba yaptığım işlerde bir kusurum var mı diye onu tetkik ediyorum.

Üçüncüsü; sırtımdakinden başka giyecek elbisem yoktur. Haftada bir gün giydiğim çamaşırlarımı yıkıyor temizlik işleri ile meşgul oluyorum. Hatta evimde bile üzerime alacak bir elbisem olmadığından yıkadığım çamaşırlarım kuruyuncaya kadar hiçbir kimseyi görüşmeye bile kabul edemiyorum.

Sa'd bin Amir'in bu izahatı karşısında Hz.Ömer çok memnun oldu ve ondan sonra Sad'ı hatırladıkça (Ah Sa'd ah Allah korkusu seni ne kadar yüceltmiş) der onunla iftihar ederdi.
 
Hakkımızda belki bu hayırlıdır

Çölde yaşayan bir bedevinin bir horozu bir köpeği ve bir de merkebi vardı. Horoz sabahları öter onları namaza uyandırırdı. Bir gün tilki horozu alıp götürdü. Çoluk çocuğu üzüldü. Bedevi hakkımızda belki bu hayırlıdır diyerek onları teselli etti. Bir kurt yüklerini taşıyan merkebini parçaladı. Bedevi üzülen çoluk çocuğunu yine belki hakkımızda hayırlısı budur diyerek teselli etti. Bir müddet sonra kendilerine bekçilik eden köpekleri de öldü. Bedevi yine ailesini teselli etti.

Bir sabah gördüler ki ilerideki birkaç çadırda yaşayanlar esir alınarak götürülmüş. Hayvanlarının sesleri merkep anırması horoz ötmesi ve köpek havlaması çadırda yaşayanları ele vermiş. Bedevinin hayvanları olmadığı için onların varlığından haberdar olamamışlar.
__________________
 
--------------------------------------------------------------------------------

Hangi günahımızdan dolayı

Somuncu baba bir talebesine bir teneke buğday verip bunun yarısını kendin için yarısını da benim için bir tarlanın yarısına ek der. Talebe eker. Ekinlerin yetiştiği mevsimde tarlaya giderler talebenin olan kısımdaki ekinler gayet iyi yetişmiş Somuncu babanınki ise gelişmemişti. Talebeye gelişen mahsulün kimin olduğunu sorar. Talebe de utancından (Sizin) der. Somuncu baba (Biz ahiretimiz için çalışıyorduk. Acaba hangi günahımızdan dolayı dünyamız mamur olmaya başladı da bu ekinler böyle yetişti?) der.

Talebe gerçeği söyleyerek hocasının üzüntüsünü giderir.

Hatim-i Tai’den daha cömert fakir

Cömertliği dillere destan olan Hatim-i Tai’ye derler ki:
- Kendinden daha cömert birini gördün mü?
- Evet gördüm.
- Kimmiş o?
- Yetim bir gence misafir olmuştum. Bana bir koyun kesip ikram etti. Koyunun bir yeri çok hoşuma gitti. Yemin ederek (burası çok lezzetliymiş) dedim. Genç dışarı çıktı. On koyunu varmış. Birisini daha önce kesmişti. Dokuzunu da şimdi kesmiş. Benim sevdiğim kısımları pişirip önüme getirdi. Ben olanların farkında değildim. Giderken kapının önündeki kanları görünce sitemle sordum:
- On koyunun onu da kesilir mi?
- Sübhanallah bunda şaşılacak ne var? Bir şey sizin hoşunuza gitmiş. Bunu yapmak da benim gücüm dahilindedir. Bunu sizden esirgemem hiç uygun olur mu?

Bunu dinleyen arkadaşları tekrar sorarlar:
- Yetim gencin ikramına karşılık siz de ona bir şey verdiniz mi?

Hatim-i Tai der ki:
- Verdim ama pek mühim sayılmaz.
- Ne verdiniz?
- Üç yüz deve ile beş yüz koyun.
- O halde sen ondan daha cömertsin.
- Hayır o genç benden daha cömerttir. Zira o malının tamamını verdi. Ben ise malımın çok azını verdim. Bir fakirin yarım ekmeğinin tamamını misafire vermesi mi mühimdir yoksa bir zenginin sürüsünden bir deveyi misafirine ikram etmesi mi?
 
Herkesin ceza ve mükafatı verilmiş

Behlül Dânâ bir gün Harun Reşid'den bir vazife istedi. Harun Reşid de ona çarşı pazar ağalığını verdi. Behlül hemen işe koyuldu. İlk olarak bir fırına gitti. Birkaç ekmek tarttı hepsi normal gramajından noksan geldi. Dönüp fırıncıya sordu:
“Hayatından memnun musun geçinebiliyor musun çoluk-çocuğunla ağzının tadı var mı?”
Adam her soruya olumsuz cevap verdi.

Behlül bir şey demeden ayrıldı ve bir başka fırına geçti. Orada da birkaç ekmek tarttı ve gördü ki bütün ekmekler gramajından fazla geliyor eksik gelmiyor. Aynı soruları bu fırının sahibine de sordu ve her soruya olumlu cevap aldı.

Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid'in huzuruna çıktı ve yeni bir vazife istedi. Harun Reşid "Behlül daha demin vazife verdik sana ne çabuk bıktın?" dedi.

Behlül açıkladı:
“Çarşı pazarın ağası varmış! Benden önce ekmekleri tartmış vicdanları tartmış buna göre herkes hesabını ödemiş ceza ve mükafatları verilmiş bana ihtiyaç kalmamış.”
 
Hocamdan tek şey öğrendim

Bir gün bir âlime yakınlarından biri (Sen hep hocam hocam diyorsun anlat bakalım sen hocandan ne öğrendin?) diye sorar. Talebeleri merak ederler bu kadar geniş bir soruya ne cevap verecekler diye. Kim sevilir kim sevilmez bunu öğrendim der.
Evet hubbi fillah buğdi fillah imanın şartlarındandır. Yani Allah için sevmek Allah için buğzetmek.
 
Hz. Süleyman ve karınca

Süleyman aleyhisselam Beyt-ül-Makdis’in inşasını bitirince Allahü teâlâdan takdirine uygun hüküm ile hükmetmeyi nasip etmesini istedi. Bu ona verildi. Kendisinden başka bir kimseye verilmeyen bir mülk ve saltanatın kendisine verilmesini de istedi. Bu da ona verildi. Beyt-ül-Makdis’in inşasını bitirince bu mescitte sırf namaz kılmak için gelen kimsenin buradan anasından doğduğu günkü gibi günahlarından temizlenmiş olarak çıkmasını diledi.

Resulullah efendimizin ümmetine de bu mescitte namaz kılmak çok sevap olmuştur. Nitekim hadis-i şerifte; (Mescid-i Haram’da kılınan namaz yüz bin namaza; benim mescidimde kılınan namaz bin namaza; Mescid-i Aksa’da kılınan namaz beş yüz namaza denktir) buyuruldu.

Ahit sandığını koydu
Süleyman aleyhisselam Mescid-i Aksa’ya Musa aleyhisselamdan beri nesilden nesile geçerek gelen Ahit sandığını koydu. Bu durum Beyt-ül-Makdis’in Buhtunnasar tarafından yıkılmasına kadar devam etti. Buhtunnasar Kudüs’ü alınca şehri yakıp yıktı. Mescid-i Aksa’da bulunan altın gümüş ve diğer mücevherleri alıp Babil’e götürdü.

Süleyman aleyhisselamın cinler tarafından dokunmuş olan bir yaygısı vardı. Kendisi ve ordusu bu yaygının üzerine çıkar rüzgar onu emredilen yere götürürdü. Sabahtan öğleye kadar bir aylık öğleden akşama kadar da bir aylık yol katederdi. Ayrıca rüzgar duymak istediği sesleri de Süleyman aleyhisselama getirirdi.

Süleyman aleyhisselamın ordusundaki vazifeliler yemek kaplarını ve malzemelerini de yanlarına alır ihtiyaç oldukça yemek yapar ekmek çıkarırlardı. Bu şekilde havada seyahat ederlerdi. Yine bir gün emir verilip Süleyman aleyhisselam ve ordusu İran’daki İstahar şehrinden Yemen tarafına hareket etti.

Süleyman aleyhisselamın ordusu daha sonra Taif’te Sedir vadisine sonra da karıncaların çok olduğu Neml vadisine ulaştı. Süleyman aleyhisselamın ordusunun kendilerine doğru geldiğini gören karıncaların reisi durumundaki dişi bir karınca arkadaşlarını ikaz edip dedi ki:
- Ey karıncalar! Süleyman aleyhisselam ve ordusu bize doğru geliyor. Çabuk yuvalarınıza girin! Bilmeden üstünüze basıp sizi öldürebilirler.

Bunun üzerine karıncalar reislerinin sözüne uyarak yuvalarına girdiler.
 
Karıncanın verdiği ders
Karınca Süleyman aleyhisselama itaat etmekle memurdu. Elbette itaat ettiği zatı onun fazilet ve adaletini bilirdi. Karıncalarda Allahü teâlânın ihsan ettiği bir anlayış vardır. Çünkü onlar faydalarına olan şeyleri bilirler. Mesela yuvalarına götürdükleri buğday tanesini çimlenmemesi için ikiye bölerler. Fakat kişniş otunu dört parça yaparlar. Çünkü kişniş otu iki parça olursa tekrar bitip büyür.
Süleyman aleyhisselam dişi karıncanın âyet-i kerimede beyan buyurulan sözünü uzaktan duydu tebessüm etti. Bunun üzerine karıncalar yuvalarına girinceye kadar ordusunu vadiye bırakmadı.

Hayvan bile reisi bulunduğu topluluğu korumaya çalışıyordu. İnsan için karıncanın bu davranışında ibretler vardı. Zira insan da emri altındakileri korumalıydı. Çoban güttüğü sürüyü her türlü tehliaaae karşı nasıl koruyorsa cemiyetteki idareci olanlar da idare ettikleri kimseleri korumalıydılar.
 
Kalbime kibir gelmesinden korktum

Evliyaullahtan bir zat Ramazan günü talebeleriyle birlikte bir şehre gitmek için yola çıktılar. Şehre yaklaştıklarında akın akın insanların kendilerini karşılamak üzere yollara döküldüklerini gördüler. Mübarek zat hemen çıkınından kuru ekmeğini çıkararak ağzına attı. Bunu gören ahali (Biz de bu zatı âlim bir veli bilirdik Ramazan günü oruç tutmuyor üstelik açıktan oruç yiyor. Böyle birisi ile konuşulur mu hiç?) diyerek dağıldılar.

Talebeleri yaptığı hareketin sebebi hikmetini sorduklarında (O kadar insanın bizim için yollara döküldüğünü gördüğümde kalbime kibir ve büyüklenme gelmesinden korktum onların gözünden düşüp nefsimi aşağılatmak için bunu yaptım. Ekmeği ısırdım ama yutmadım. Herkes ekmeği yediğimi sandı. Kalbime kibir yerleşerek Allahü teâlânın gazabına sebep olsaydım hâlim ne olurdu) dedi.
 
Kalbiniz kırılacağına taş kırılsın

Sultan Mahmud-u Gaznevi hazretleri bir savaş sonunda çok kıymetli bir elmas yakut taşı ganimet olarak ele geçirir. Sonra taşı eline alarak baş vezirine (Al bu taşı kır paramparça et) der.
Baş vezir der ki:
- Aman efendim bu çok kıymetli ben bunu kıramam.

Sonra yanındaki diğer vezire aynı şeyi söyler. O da der ki:
- Bu çok kıymetlidir kırılmaz bu.

Diğerlerinin hepsi aynı şeyi söylerler.
Sultan özel hizmetçisi Ayaz’ı çağırıp (Al bu taşı kır) der. Daha demeye kalmadan Ayaz taşı yere vurup kırar paramparça eder.

Padişah hiddetli bir şekilde der ki:
- Bre Ayaz sen ne yaptın vezirler bunun çok kıymetli olduğunu söylediler. Nasıl kırarsın bunu?
Ayaz der ki:
-Efendim ben taştan ne anlarım benim için kıymetli olan sizin emrinizdir sizin kalbinizdir kalbiniz kırılacağına varsın taş kırılsın.

Sultan vezirlerine dönüp der ki:
- Ayaz’ı niçin sevdiğimi anladınız değil mi? Sizin gibi beni bir taşa değişmedi
 
Kapatılamayan kapı

Bir zamanlar valilik yapan birisinin çok güzel bir bahçesi vardı. Rengarenk çiçeklerle donatılmış tam bir zevk ve sefa yeriydi. Bir gün vali bu bahçeye geldi. Orada bahçıvanın hanımını gördü. Kadın çok güzeldi. Vali bir bahane ile kadının kocası olan bahçıvanı bir iş için dışarıya gönderdi. Kadına da dedi ki:
- Bahçenin kapılarını kapat. Hiçbir kapı açık kalmasın!

Kadın akıllı ve namuslu idi. Valinin kendisine kötü niyet taşıdığını anladı. Gidip bir ağacın arkasına saklandı ve biraz sonra gelip dedi ki:
- Kapıları kapattım. Yalnız bir tanesi kaldı. Onu kapatmaya gücüm yetmiyor. Ne kadar uğraşsam da kapatamıyorum.
-O hangi kapıdır?
-Bu kapı Allahü teâlânın bizi gözetlediği kapıdır.

Vali bu sözü duyunca pişman olup tevbe etti. Kendisini ilme ve ibadete verdi. Allahü teâlânın sevgili kullarından biri oldu.
 
Kararan yüz nurlandı

Süfyan-ı Sevri hazretleri anlatır:
Kâbe’yi tavaf ederken her adımda salevat okuyan birini gördüm. Ona (Sen gerekli duaları bırakıp hep salevat okuyorsun. Her yerde okunacak dua var) dedim. (Sen kimsin?) dedi. Ben de kendimi tanıttım. (Sen avamdan değilsin âlimsin sana anlatayım) diyerek başladı:

Babamla Beytullaha gitmek üzere yola çıkmıştık. Yolda babam hastalandı. Onu tedavi etmek için epey uğraştıysam da babam vefat etti. Baktım ölünce yüzü karardı. Yüzünü kapattım. Yanında uyuya kalmışım. Rüyamda öyle bir zat gördüm ki ondan daha güzel yüzlü hiç kimse görmemiştim. Çok güzel kokuyordu. Babamın yanına geldi. Yüzündeki örtüyü kaldırıp elini babamın yüzüne sürdü. Babamın siyah yüzü nurlandı bembeyaz oldu. Bu zata kim olduğunu sorunca (Ben Resulullahım. Baban ömrünü boşa harcadı. Fakat bana çok salevat okurdu şimdi sıkıntıda olduğunu bildirdiler kendisi de benden yardım istedi. Çok salevat okuyan mümine ben elbette yardım ederim) buyurdu. Uyanınca babamın yüzünün bembeyaz olduğunu gördüm. İşte bu yüzden her yerde Peygamber efendimize çok salevat okuyorum.
 
Kazdığı kuyuya düştü

Bir günEbu Cehil Peygamber efendimize bir tuzak hazırlayarak evinin önüne bir kuyu kazdırır. Ve sonra Resulullahı evine davet eder. Peygamber efendimiz davet üzerine Ebu Cehilin evine doğru yola çıkar. Eve yaklaştığında Cebrail aleyhisselam gelip Ebu Cehil'in evinin önünde tuzak için bir kuyu kazdığını söyler. Bunun üzerine Peygamber efendimiz kendi evlerine döner. Ebu Cehil ise geri dönmesine bir mana veremeyerek kendisine sormak için arkasından koştuğunda kapının önündeki kuyuyu unutarak adımını atar atmaz kendi eliyle kazdığı kuyuya düşer.

Çıkarmak için ip uzattıklarında bir türlü ipe kavuşamaz. İpler uzadıkça kuyu derinleşir. Bu hâl üzerine Ebu Cehil karanlık kuyuda çıldıracak gibi olur. Resulullaha haber verilerek kendisinin çıkarılmasını ister. Durumu Peygamber efendimize bildirirler. Hemen kuyu başına gelerek seslenir:
- Seni kuyudan çıkarırsam iman eder misin?
O da kabul eder.

Peygamber efendimiz mübarek ellerini uzatarak Ebu Cehili kuyudan çıkarır. Ebu Cehil kuyudan çıkınca:
- Hayatımda senin kadar güçlü sihirbaza rastlamadım der ve iman etmez.
 
Kibrin zararı

Günaha bir tevbe yeter taata bin tevbe yetmez. Günah işleyen tevbe ederse Allah affeder. Fakat ibadet eden ucba kibre kapılabilir. Buna bin tevbe bile yetmez. Beni İsrailden bir fasık vardı. Bir âbid de ibadetiyle şöhret bulmuştu. Fasık bu âbidin yanından geçerken "Gideyim şu âbidin yanına oturayım belki Allahü teâlâ onun hürmetine beni affeder" diye düşündü. Gidip âbidin yanına oturdu. Âbid ise üzerinde bulutun gölgelendirdiği bir zat olduğu için böbürlenip "Bu fasık benimle oturamaz" diyerek ondan yüzünü çevirdi. Yüz bulamayan fasık da çekip gitti. Fakat Âbidin üzerindeki bulut fasıkla beraber gitti. Allahü teâlâ zamanın Peygamberine (İnsanlara niyetlerine göre muamele ederim. Fasıkın günahlarını onun bu iyi niyetinden dolayı affettim. Âbidin ibadetlerini de kibri sebebiyle yok ettim) diye vahyetti.
 
Kim bilir ne kadar dayak yiyeceksin

Behlül Dânâ bir gün kimse yok iken Harun Reşid’in tahtına geçip oturmuştu. Çok geçmeden sarayın görevlileri geldi. Behlül’ü tahttan indirip dayak attılar. Behlül hem dayak yiyor hem de gülüyordu.

Harun Reşid içeri girip niye Behlül’ün güldüğünü sordu. (Yediğim dayağa gülmüyorum. Bu tahtta birkaç dakika oturmakla bu kadar dayak yedim sen yıllarca oturuyorsun kim bilir ne kadar dayak yiyeceksin diye ona gülüyorum) dedi.
 
Kimin rızkını senden biliyorsan

Adamın biri Şeyh Şibli hazretlerine dedi ki:
- Efendim aile efradım çok fazla geçim sıkıntısı içindeyim ne yapmalıyım?
- Hemen eve git kimin rızkını sana bağlı görüyorsan onu kapı dışarı et kimin rızkını da Allah'tan biliyorsan o evinde kalsın.
 
Konuş ya Cüneyd

Cüneyd-i Bağdadi hazretleri hocası hayatta iken edep olarak tam 30 yıl dinden bahsetmemişti yani ortaya çıkıp da vaaz ü nasihat etmemişti. Bir gün rüyasında Resulullahı görür ona (Konuş ya Cüneyd) diye emir verir.

Sabah olunca bunu hocama nasıl söyleyeceğim diye tereddütlü bir şekilde hocasının evinin yolunu tutar. Kapıyı çalar hocasının huzuruna kabul edilir. Daha konuşmaya başlamadan hocası (Konuş ya Cüneyd aynı rüyayı ben de gördüm) buyurur.
 
bayigram takipçi satın al instagram beğeni satın al instagram takipçi satın al tiktok takipçi satın al Buy Followers bugün haber
bypuff
Geri
Üst