Salvo
Kayıtlı Üye
762-3 Bağdat'ın Kurulması
750'de iktidarı ele geçirdiklerinden beri, sürekli suikast korkusu içerisinde olan Abbasiler, doğru dürüst bir başkente sahip olmamışlardı. Şam, çok uzun bir süre Emevi idaresinin merkezi olduğundan, çok tehlikeli görülüyordu; Küfe de, halkının dönek oluşundan dolayı uygun değildi, ayrıca bunların çoğu Şia mensubu olduğundan, güvenilmez bir yerdi. İktidarın bu yeni sahiplerine başkentlik edebilecek en güvenli yer, Abbasi'lerin gerçek güç üssü olan Horasan'da bir yer olmalıydı. Fakat burası da, Batı'da Atlantik'e kadar uzanan imparatorluğun çok ücra bir köşesinde kalıyordu.
El-Mansur, ülkeyi iyice araştırdıktan sonra, nihayet imparatorluğun kalıcı olarak başkentliğini yapabilecek uygun bir yer konusunda karar verdi. 762'de, bir dizi kanalla çok iyi bağlantılara sahip, Dicle'nin Batı yakasında, antik Babilon (Babylon), Sitifke (Seleucia) ve Ctecilhon şehirlerine yakın bir yerde, yeni Bağdat şehirinin temellerini attı. Fakat el-Mansur tam temel atmayı bitirmişti ki, Aleviler ayaklandı ve yeni başkentin inşası gerçek anlamda, ancak isyanın bastırıldığı 763 yılından sonra başladı. Orijinal bir şehir planı üzerine oturtulan bu şehrin inşası beş yıl kadar sürdü ve neredeyse 5.000 dirheme mal oldu. Yaklaşık iki mil çaplı bir daire şeklindeki, dört kapılı bu şehrin merkezinde Halifenin Altın Sarayı (altın kaplamalı girişinden dolayı böyle adlandırılmış) vardı ve etrafı çift katlı duvarlarla çevrilmişti. Etrafı surlu olan şehir, esas olarak, halife ve maiyetinin oturması için yapılmıştı. El-Mansur, eski Sasani kralları gibi, debdebe içerisinde izole edilmiş bir şekilde yaşayabileceği, bu yeni başkentin inşası için, imparatorluğum çeşitli bölgelerinden 10.000 işçi getirerek, inşaatla bizzat ilgilenmişti. Bağdat'ın kurulması, el-Mansur ismiyle birlikte anılan en meşhur olay oldu.
Şehrin, Abbasi ihtilalinin Horosanlı ve İranlı destekçileri tarafından mesken tutulan dış mahalleri, kısa zamanda orijinal sınırlarından dışarıya taştı ve bir bot köprüsüyle iki yakası birbirine bağlanan nehrin öbür yakasında da yerleşim başladı. 10. asırda şehir, zenginliklerle dolu olarak, dünyanın en büyük başkentlerinden birisiydi. Ayrıca, Doğuda, ilim ve eğitimin ana İslami merkezi olarak parladı.
750'de iktidarı ele geçirdiklerinden beri, sürekli suikast korkusu içerisinde olan Abbasiler, doğru dürüst bir başkente sahip olmamışlardı. Şam, çok uzun bir süre Emevi idaresinin merkezi olduğundan, çok tehlikeli görülüyordu; Küfe de, halkının dönek oluşundan dolayı uygun değildi, ayrıca bunların çoğu Şia mensubu olduğundan, güvenilmez bir yerdi. İktidarın bu yeni sahiplerine başkentlik edebilecek en güvenli yer, Abbasi'lerin gerçek güç üssü olan Horasan'da bir yer olmalıydı. Fakat burası da, Batı'da Atlantik'e kadar uzanan imparatorluğun çok ücra bir köşesinde kalıyordu.
El-Mansur, ülkeyi iyice araştırdıktan sonra, nihayet imparatorluğun kalıcı olarak başkentliğini yapabilecek uygun bir yer konusunda karar verdi. 762'de, bir dizi kanalla çok iyi bağlantılara sahip, Dicle'nin Batı yakasında, antik Babilon (Babylon), Sitifke (Seleucia) ve Ctecilhon şehirlerine yakın bir yerde, yeni Bağdat şehirinin temellerini attı. Fakat el-Mansur tam temel atmayı bitirmişti ki, Aleviler ayaklandı ve yeni başkentin inşası gerçek anlamda, ancak isyanın bastırıldığı 763 yılından sonra başladı. Orijinal bir şehir planı üzerine oturtulan bu şehrin inşası beş yıl kadar sürdü ve neredeyse 5.000 dirheme mal oldu. Yaklaşık iki mil çaplı bir daire şeklindeki, dört kapılı bu şehrin merkezinde Halifenin Altın Sarayı (altın kaplamalı girişinden dolayı böyle adlandırılmış) vardı ve etrafı çift katlı duvarlarla çevrilmişti. Etrafı surlu olan şehir, esas olarak, halife ve maiyetinin oturması için yapılmıştı. El-Mansur, eski Sasani kralları gibi, debdebe içerisinde izole edilmiş bir şekilde yaşayabileceği, bu yeni başkentin inşası için, imparatorluğum çeşitli bölgelerinden 10.000 işçi getirerek, inşaatla bizzat ilgilenmişti. Bağdat'ın kurulması, el-Mansur ismiyle birlikte anılan en meşhur olay oldu.
Şehrin, Abbasi ihtilalinin Horosanlı ve İranlı destekçileri tarafından mesken tutulan dış mahalleri, kısa zamanda orijinal sınırlarından dışarıya taştı ve bir bot köprüsüyle iki yakası birbirine bağlanan nehrin öbür yakasında da yerleşim başladı. 10. asırda şehir, zenginliklerle dolu olarak, dünyanın en büyük başkentlerinden birisiydi. Ayrıca, Doğuda, ilim ve eğitimin ana İslami merkezi olarak parladı.