Bir yönetmen belli değerler çerçevesinde işini yapıp, dünya görüşünü kaygıları eşliğinde filmlerine yediriyorsa o yönetmen ne yaparsa yapsın sevmemek olmaz, istesek de olmaz. Auteur sineması dediğimiz bu kavram, son zamanlarda Hollywood’da eski topraklar dışında karşılaştığımız bir şey değil. Ismarlama senaryolarla, yalnızca oyuncu yönetimi şeklinde gördüğümüz yeni yönetmenlik denemeleri gelip geçici zevkler olarak zihnimizde yer edinmiyor. Öte yandan yöneteceği işi kendi belirleyen, hikayeyi kendisi oluşturan yönetmenler; auteur olsun ya da olmasın bir şekilde saygıyı hak ediyor. Daha çok bağımsız sinemacılarda gördüğümüz bu durumun en görkemli temsilcilerinden biri de David O. Russell. Yönetmen, Three Kings gibi büyük bir çıkıştan on sene sonra The Fighter ile zengin oyuncu kadrosu yönetimi konusundaki iddiasını sürdürmüş, aynı zamanda Akademi’nin kapıları kendisine açılmıştı. Silver Linings Playbook gibi çok sevilen -fakat benim bir türlü ısınamadığım- bir romantik komediden sonra yine Hollywood’da ne kadar yıldız varsa ortaya karışık serdiği American Hustle ile karşımıza çıkan Russell, her defasında olduğu gibi son filminde de farklı sularda gezinmeyi deniyor ve tutunamayanları oynuyor.
Niçin auteur sineması ile giriş yaptığımı ve David O. Russell’ın bu kavramla nasıl uzaktan yakından alakası olmadığını sorguluyorsunuz muhtemelen. Russell her şeyin başında zeki bir sinemacı. Kariyeri boyunca riskli işlere imza atan, yenilik peşinde koşmaya çalışan ama bazı zamanlar bu amacı doğrultusunda tökezleyen biri. Daha önce bahsettiğim gibi çok güçlü bir oyuncu yönetimi performansı, yine aynı derecede iddialı bir senaryocu kimliği var. Bağımsız kulvarda gezdiği iddia edilmesine rağmen samimiyetsiz bir noktada duran yönetmen, istese yalnızca Hollywood’un gösterişe meraklı sektörünün değil dünya sinemasının saygın ve her daim unutulmaz bir sinemacısı olabilecekken kendi kültürü sınırları içerisinde kalıp ödüle oynayan ve senden-çok-var yapımlara kısılı kalmış bir portre çiziyor. Bunu anlayabilmek için kendisinin filmografisini hatim etmeye çok da gerek yok; son eseri American Hustle’ı analiz etmek için iki saat ayırmak yeterli.
Geçtiğimiz sene gencecik yaşında (bir diğer David O. Russell filmiyle) Oscar ödülüne layık görülen Jennifer Lawrence, ödüllerle arası pek iyi olmasa da geleceğin efsanesi olmaya aday Amy Adams, anaakım sinemanın vazgeçilmez popülerlerinden Bradley Cooper ve Christian Bale ile Jeremy Renner ve Robert De Niro’yu kadrosunda barındıran American Hustle, en az yıldız oyuncuları kadar gösterişli bir hikaye anlatıyor. ABD tarihinin en çok konuşulan ve siyasilere hüküm giydiren rüşvet skandallarından ABSCAM’den esinlenen filmde hırslı bir FBI ajanının iki dolandırıcıyla yaptığı işbirliğini seyrediyoruz. Yönetmenin yeni on yıldaki filmleri The Fighter ve Silver Linings Playbook’a kıyasla gerek hikayesi, gerekse karakterleri oldukça yavan gelen American Hustle için Hollywood’un abarttığı bir diğer film demek mümkün.
Russell’ın önceki filmlerini seyredenler, yönetmenin karakter analizi konusunda ne denli başarılı olduğunu, seçtiği oyuncuların ise bu amaç doğrultusunda yapılacak en iyi tercihlerden oluştuğunu bilir. The Fighter bilindik bir spor filminden ziyade ağır bir aile draması iken Silver Linings Playbook yaratıcı ve sinema-edebiyat ilişkisine hizmet eden bir uyarlamaydı. American Hustle içinse böylesi övgü dolu tanımlar yapmak kolay değil. Yönetmenin deneyip de bir türlü kazanamadığı altın kaplama ödüllere ulaşma hevesiyle kağıda döktüğü aşikar bir dönem filmi var karşımızda. Üstelik bu uğurda işe yarayacak formül de tam kıvamında uygulanmışa benziyor: Şehvet var, eğlence var, ihtiras var, ihanet var, para var, skandal var; var da var… Hollywood’un bu temalarla yoğrulmuş filmlerine alışkın olan sinemaseverler için American Hustle hiçbir yenilik yahut özgünlük barındırmadığı gibi ucuz ters köşeye yatırma oyunları ve basit aşk mevzuları kokan senaryosuyla da Russell’ın kariyerinin samimiyetten ve ustalıktan en uzak filmi oluyor. Formüle hizmet eden görkemli kostümler ve mekanlar yalnızca göz boyuyor. Yıldız oyuncu kadrosuna bakınca ise yine Amerikan usulü, unutulmaya hazır bayat bir Christian Bale performansı (kilo alıp vermenin övgü gerekçesi olduğu tek sektörün Hollywood olması…) göz yorarken şimdiden Meryl Streep’in en büyük rakibi haline gelen Jennifer Lawrence en olgun ve iddialı performansını sergiliyor. Jeremy Renner filmin gizli ve hak ettiği değeri görmeyen en büyük artısıyken Bradley Cooper da ucuz komedilerden sıyrılıp daha oturaklı karakterlerin adamı olma yolunda olduğunu gösteriyor. Esas kadına hayat veren Amy Adams içinse fikirlerim oldukça muallak. Yetenekli olduğuna sonuna kadar inandığım ve her performansını beğeniyle seyrettiğim Adams, American Hustle’da kötü bir işe imza atmıyor fakat şahsi beklentilerimi karşıladığını da söyleyemem. Daha doğrusu aktrisin ne kendisi ne de karakterinin (film boyunca gözümüze sokulan dekoltesi dışında) ben buradayım diye bağıran bir çizgisi yok -ya da bana öyle hissettirmedi.
Amerikan sinema ve reklam sektörünün ben-merkezcil ve dar bakış açısı gereği övgülere doymayan American Hustle, sıradan seyirciler için harikulade bir göz mastürbasyonu olarak kabul edilebilecekken üzerinde biraz daha derin düşünüldüğünde David O. Russell gibi yetenekli bir sinemacının kariyerinin en vasat filmi olabilir. Ne de olsa her film salt değerlendirmeye açık değildir; her filmin bir geçmişi ve geleceği vardır ve bunları çoğu zaman yönetmen inşa eder. American Hustle ise Russell’ın sağlam temellere oturmuş binasının kaçak katından öte bir film değil.
- Burak Hazine -