...
bir parça daha eksilirken adımladım şehrinizi...
bir parça daha eksilirken dudaklarımdan düşürmedim isminizi...
eksikliklerimle daha çok sevdim sizi...
varlığınıza yeni boyutlar verdim izinsizce..
dört elementten (vaz)geçtim.
toprak olsam kururdum susuzluktan...
ateş olsam hava olmadan alev alamazdım...
bir tarafım varlıkken siz tarafım hiçlik oluyordu...
tek hücreli bir kentte varlığınıza yeni kaygılar verdim c/isimsizce...
şehrinize ayak değdirişimle gözlerinizden başlıyordum yol almaya...
elimi uzatamadım; sonum yaklaşırken yokluğunuzdan tutunamadım...
y/andım kendimce...
aynı otobüs c******* bakarken hüzün/baz y/anlarımla
ve içinizden geçerken içim... ve ben soluksuz seyrederken sizi
siz beni bu şehirden uğurluyormuşçasına; göz yaşlarımı ıslıyordum ellerinizde...
çöl güneşi üzerimdeydi
yaşlarım kıpırdarken dalgalarlar eşliğinde
hep aynı heves sevinç çığlıklarıyla büyürdü içimde...
fakat aşkın ölümlü bedenine bilet alıyormuşum ben... bilemedim...
nefret için bir sürü neden bulabiliyormuşta insan
sevmek için tek bir neden kafiymiş; hem şiire hem gazele...
benim hüznüm benim olsun...
ya Rab! öyle bir ört ki yüzümü yüz-göz olduğum acılarımı kimse göremez olsun...
altı harflik isminizden provası edilmemiş mutluluklar biçiyordum çaresizce
hep bir yanı pot duruyordu...
yıkıldığım bu şehre kan damlatıyorlarmış gittim gideli...
koca bir şehir geçerken gözlerimin akşam yürüyüşünden
hüzünlerimle geçinemeyen katilimi isli bir fırtınayla ele/verdim.
kalbimin ritmi bozuldu yok(suz)luğundan...
ateşe odun attım... sönmesini bekledim...
ateşe odun atmakla söner mi hiç?
sönmedim... y/andım... da/yandım... yıkıldım... öldüm.. dirildim...
yüreğime çıkmaz yollu yolun/unuzun
alev döşeli kaldırım taşlarından geçerken y/andı adımlarım...
bir düş’tü/nüz gördüğüm;
ezanla uyumuştum...
gözlerimi size yummuştum...
boğazı sıkılarak öldürüldü düş’lerimin boy aynası...
siz yoktunuz..
ele/verdim bir cinayet gibi yalpalanan iz(be)düş’ümü;
kent y/andı...
hazirandı...
kabuk bağlayan sol yanım tek hecede kavruldu “gece”...
s/esti yankılandı...
duymak istedikçe sesinizi acılarımla yoğururken yokluğunuzu
duydum duymak istediklerimi...
düzenbaz bir saray mızıkacısının katranı karalayan melodisiyle uyudum...
üzüm çekirdeğini doldurmaz y/anışlarım oldu...
şehrin sokaklarına sığınan u/mutsuzluklarım
yalnız benim görebildiğim; birer hayal olmuşlar...
birer yıkım...
çok oldu... yıkıldığımı görmeyeli...
bilsem bir yolu var yolunuza çıkar yollar kurmanın...
kursağımda ilahi bir seslenişin serzenişini kuşanıp yine sus/ardım...
ne var sanki susacak?
altı harfli isimsizliğim değil mi sanki beni siz yapan?
göz pınarlarım yosunlaşıyor...
her şeyinize kapıldım...
anlatamadım yine sizi size y/andım hiçliğinizde...
gidişinizin pimini bir parça daha çekerek bir kez daha yazıyorum;
her satıra “üç nokta”...
bir parça daha eksilirken adımladım şehrinizi...
bir parça daha eksilirken dudaklarımdan düşürmedim isminizi...
eksikliklerimle daha çok sevdim sizi...
varlığınıza yeni boyutlar verdim izinsizce..
dört elementten (vaz)geçtim.
toprak olsam kururdum susuzluktan...
ateş olsam hava olmadan alev alamazdım...
bir tarafım varlıkken siz tarafım hiçlik oluyordu...
tek hücreli bir kentte varlığınıza yeni kaygılar verdim c/isimsizce...
şehrinize ayak değdirişimle gözlerinizden başlıyordum yol almaya...
elimi uzatamadım; sonum yaklaşırken yokluğunuzdan tutunamadım...
y/andım kendimce...
aynı otobüs c******* bakarken hüzün/baz y/anlarımla
ve içinizden geçerken içim... ve ben soluksuz seyrederken sizi
siz beni bu şehirden uğurluyormuşçasına; göz yaşlarımı ıslıyordum ellerinizde...
çöl güneşi üzerimdeydi
yaşlarım kıpırdarken dalgalarlar eşliğinde
hep aynı heves sevinç çığlıklarıyla büyürdü içimde...
fakat aşkın ölümlü bedenine bilet alıyormuşum ben... bilemedim...
nefret için bir sürü neden bulabiliyormuşta insan
sevmek için tek bir neden kafiymiş; hem şiire hem gazele...
benim hüznüm benim olsun...
ya Rab! öyle bir ört ki yüzümü yüz-göz olduğum acılarımı kimse göremez olsun...
altı harflik isminizden provası edilmemiş mutluluklar biçiyordum çaresizce
hep bir yanı pot duruyordu...
yıkıldığım bu şehre kan damlatıyorlarmış gittim gideli...
koca bir şehir geçerken gözlerimin akşam yürüyüşünden
hüzünlerimle geçinemeyen katilimi isli bir fırtınayla ele/verdim.
kalbimin ritmi bozuldu yok(suz)luğundan...
ateşe odun attım... sönmesini bekledim...
ateşe odun atmakla söner mi hiç?
sönmedim... y/andım... da/yandım... yıkıldım... öldüm.. dirildim...
yüreğime çıkmaz yollu yolun/unuzun
alev döşeli kaldırım taşlarından geçerken y/andı adımlarım...
bir düş’tü/nüz gördüğüm;
ezanla uyumuştum...
gözlerimi size yummuştum...
boğazı sıkılarak öldürüldü düş’lerimin boy aynası...
siz yoktunuz..
ele/verdim bir cinayet gibi yalpalanan iz(be)düş’ümü;
kent y/andı...
hazirandı...
kabuk bağlayan sol yanım tek hecede kavruldu “gece”...
s/esti yankılandı...
duymak istedikçe sesinizi acılarımla yoğururken yokluğunuzu
duydum duymak istediklerimi...
düzenbaz bir saray mızıkacısının katranı karalayan melodisiyle uyudum...
üzüm çekirdeğini doldurmaz y/anışlarım oldu...
şehrin sokaklarına sığınan u/mutsuzluklarım
yalnız benim görebildiğim; birer hayal olmuşlar...
birer yıkım...
çok oldu... yıkıldığımı görmeyeli...
bilsem bir yolu var yolunuza çıkar yollar kurmanın...
kursağımda ilahi bir seslenişin serzenişini kuşanıp yine sus/ardım...
ne var sanki susacak?
altı harfli isimsizliğim değil mi sanki beni siz yapan?
göz pınarlarım yosunlaşıyor...
her şeyinize kapıldım...
anlatamadım yine sizi size y/andım hiçliğinizde...
gidişinizin pimini bir parça daha çekerek bir kez daha yazıyorum;
her satıra “üç nokta”...