''...dün'de çoğalan kelimeler için yarın'a sadeleştirirken...''
Sayfalara dökülmek istiyorum.
Bu ''...gece'nin bir anlamı olmasın...'' demek. Biliyorum.
Aynı masaldı dinledim. Dinleyerek yenildim.
Bu kendi içinde başkalaşamamış yenilginin kaçıncı soy ağacı bilmiyorum.
Hayatı hangi kuytuda ''benim'' saysam
yalnızlık ödenek oluyor bedeli için bir hüznü daha devralıyorum.
Öğrendiğim bir şey daha var parmaklarım birer sayının maskelenen yüzü olup kırılıp dökülürken :
''...Ben bu kez çok daha iyi yenilmenin kelimesizleşen boşluklarında iki keder arası yorgunluğa sığınak oluyorum.
Çok daha iyi yenilmenin mazisi kalın puntolu üç noktaları arasında nerede durmalı...
Tuhaf... Artık şaşırmıyorum...''
Önce sustum.
''....Şaşırmama eyleminin olağan evreleri...'' dedim.
Sonra suskunluğa hayat verme çabasına seslendim.
İçinde neyin olduğunu içimde böylesine vakur ve kanı soğukluğa bilenen nedir bilmek istedim.
Basit denklemler savuşturdum telvelenen zamanlarda.
Birkaç hecesi bu kahrolası suskunluğa küsük içe doğru kanatlanan bir avazda saklı.
Birileri geldi yalınayak okumadan tüm bu kelimeleri sesime dayadılar kulaklarını
sesim yüreğime postalanan bir mektup sancısıydı.
Okumadan tüm bu kelimeleri birileri :
''...Bahsettiği olsa olsa; bir ölüm'ün girizgah seferleri...'' dedi.
Bu böyle bilinsin mi istedim?
''Birileri'' lütfen öyle deyin demek eylemini varsayımcı olmayan
bir edayla süslemeyi ihmal etmeyin.
Şimdi...
Bana bu suskuntudan kalan tüm mücevheri zamanları kollarıma takıyorum.
''Zaman'' var ya sözcüğün toprağında ''beklemek'' suyu ile beslenir sanmayın sakın
kolay'a tasını tarağını alıp kaçan böylesi sanrılarınızı
beklenti dergâhının duvarlarına fısıldayın.
Annelerinizin sözünü hatırlayın:
''...Kötü bir rüyaysa gördüğün anlatma.
Koş mutfaktan bir bardak su al.
Suya anlat ne varsa sonra bardağı susuzlukla temizle içindekiler
akıttığın su kötü rüya artık uzağında...''
Uyanınca anladım ne olduğunu...
Küçük bir şıkırtı yetti gözkapaklarım için âzâda.
Hani olur ya bütün şehir o ecnebi icatla kısa süreli ayrılıklar yaşar.
Ya da kalabalıkların arasından kısa süreli sessizlikler seçersin
yürür gidersin içinden kendi uyuyabıraktığın gerçekliğine doğru.
Bütün ışıklar sönünce karanlıkla uzlaşan...
Bütün sesler terk edince kimsesizliğin geniş odalı salonlarını izbe hollerini...
Dudaklarında ışıyan bir tebessüm koşar yetişilmesi muhtemel olmayan bir hızla.
Dışında bulunduğun an anlarsın tüm karabasan hikayelerinin
bir okyanus uydurması olduğunu.
Susmak suskuntu sessizlik ve canından olma tüm türevleri gizli bir kutsayıştır artık
daha iyi yenilmekten başka bir tedavinin olmayışını hazmedebilmenin
taksim edilmiş öğünleri...
Kime sorsan''...ferahlık tebdil-i mekan'dan gelir...''
Hangi yalnızlık sobelemedi ki beni bu oyunda?
Büyümek bu nedenle olsa gerek;
''...Yavaş yavaş hüznü bir ermiş beyazlığında kirletmek...''
Sayfalara dökülmek istiyorum.
Bu ''...gece'nin bir anlamı olmasın...'' demek. Biliyorum.
Aynı masaldı dinledim. Dinleyerek yenildim.
Bu kendi içinde başkalaşamamış yenilginin kaçıncı soy ağacı bilmiyorum.
Hayatı hangi kuytuda ''benim'' saysam
yalnızlık ödenek oluyor bedeli için bir hüznü daha devralıyorum.
Öğrendiğim bir şey daha var parmaklarım birer sayının maskelenen yüzü olup kırılıp dökülürken :
''...Ben bu kez çok daha iyi yenilmenin kelimesizleşen boşluklarında iki keder arası yorgunluğa sığınak oluyorum.
Çok daha iyi yenilmenin mazisi kalın puntolu üç noktaları arasında nerede durmalı...
Tuhaf... Artık şaşırmıyorum...''
Önce sustum.
''....Şaşırmama eyleminin olağan evreleri...'' dedim.
Sonra suskunluğa hayat verme çabasına seslendim.
İçinde neyin olduğunu içimde böylesine vakur ve kanı soğukluğa bilenen nedir bilmek istedim.
Basit denklemler savuşturdum telvelenen zamanlarda.
Birkaç hecesi bu kahrolası suskunluğa küsük içe doğru kanatlanan bir avazda saklı.
Birileri geldi yalınayak okumadan tüm bu kelimeleri sesime dayadılar kulaklarını
sesim yüreğime postalanan bir mektup sancısıydı.
Okumadan tüm bu kelimeleri birileri :
''...Bahsettiği olsa olsa; bir ölüm'ün girizgah seferleri...'' dedi.
Bu böyle bilinsin mi istedim?
''Birileri'' lütfen öyle deyin demek eylemini varsayımcı olmayan
bir edayla süslemeyi ihmal etmeyin.
Şimdi...
Bana bu suskuntudan kalan tüm mücevheri zamanları kollarıma takıyorum.
''Zaman'' var ya sözcüğün toprağında ''beklemek'' suyu ile beslenir sanmayın sakın
kolay'a tasını tarağını alıp kaçan böylesi sanrılarınızı
beklenti dergâhının duvarlarına fısıldayın.
Annelerinizin sözünü hatırlayın:
''...Kötü bir rüyaysa gördüğün anlatma.
Koş mutfaktan bir bardak su al.
Suya anlat ne varsa sonra bardağı susuzlukla temizle içindekiler
akıttığın su kötü rüya artık uzağında...''
Uyanınca anladım ne olduğunu...
Küçük bir şıkırtı yetti gözkapaklarım için âzâda.
Hani olur ya bütün şehir o ecnebi icatla kısa süreli ayrılıklar yaşar.
Ya da kalabalıkların arasından kısa süreli sessizlikler seçersin
yürür gidersin içinden kendi uyuyabıraktığın gerçekliğine doğru.
Bütün ışıklar sönünce karanlıkla uzlaşan...
Bütün sesler terk edince kimsesizliğin geniş odalı salonlarını izbe hollerini...
Dudaklarında ışıyan bir tebessüm koşar yetişilmesi muhtemel olmayan bir hızla.
Dışında bulunduğun an anlarsın tüm karabasan hikayelerinin
bir okyanus uydurması olduğunu.
Susmak suskuntu sessizlik ve canından olma tüm türevleri gizli bir kutsayıştır artık
daha iyi yenilmekten başka bir tedavinin olmayışını hazmedebilmenin
taksim edilmiş öğünleri...
Kime sorsan''...ferahlık tebdil-i mekan'dan gelir...''
Hangi yalnızlık sobelemedi ki beni bu oyunda?
Büyümek bu nedenle olsa gerek;
''...Yavaş yavaş hüznü bir ermiş beyazlığında kirletmek...''