---> Dini Sözlük
M - 11
MÜNÂFIK:İnanmadığı hâlde, müslümanları aldatmak için, inanmış görünen kimse.
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:
Ey münâfıklar! Allahü teâlâ sizi kendi hâlinize bırakmaz. Hâlis mü'minleri münâfıklardan ayırır. (Âl-i İmrân sûresi: 179)
Dört şey münâfıklık alâmetidir: Emânet olunana hıyânet etmek, yalan söylemek, vâdini bozmak ve ahdine vefâ göstermemek (verdiği sözde durmamak) ve mahkemede doğruyu söylememek. (Hadîs-i şerîf-Buhârî)
Münâfık, iki sürü arasında bulunan bir koyun gibidir ki, o, bir defâ bu sürüye, diğer defâ öbür sürüye katılır. (Hadîs-i şerîf-Sülûk-ül-Ulemâ)
Ey Allah'ım! Ben, münâfıklıktan, şikâktan (tefrikadan) ve kötü ahlâktan sana sığınırım. (Hadîs-i şerîf-Sülûk-ül-Ulemâ)
Münâfıkın alâmeti üçtür. Yalnız olduğu zaman tembeldir. Yanında birisi olduğu zaman çalışkandır. Bütün işlerinde övülmeyi çok sever. (Vehb bin Münebbih)
Mescide giren münâfıklar, kafesteki serçe kuşlarına benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz uçarlar, kaçarlar. (İmâm-ı Mâlik)
Münâfık, İslâmiyet'ten bahseder, fakat onunla amel etmez ve ona uymaz. (Huzeyfet-ül-Yemânî)
MÜNÂKAŞA:Çekişme, tartışma.
Kimse ile münâkaşa etmeyen, haklı olsa bile, dili ile kimseyi incitmeyen müslümanın, Cennet'e gireceğini size söz veriyorum. Şaka yapmak, yanındakileri güldürmek için olsa bile, yalan söylemeyenin Cennet'e gireceğini size söz veriyorum. İyi huylu olanın, Cennet'in yüksek derecelerine kavuşacağını size söz veriyorum. (Hadîs-i şerîf-Ebû Dâvûd, İbn-i Mâce, Tirmizî)
Sû-i zan etmeyiniz. Sû-i zan (kötü zan) yanlış karar vermeye sebeb olur. İnsanların gizli şeylerini araştırmayınız, kusûrlarını görmeyiniz, münâkaşa etmeyiniz, hased etmeyiniz, birbirinize düşmanlık etmeyiniz, birbirinizi çekiştirmeyiniz, kardeş gibi sevişiniz. Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, yardım eder. Onu kendinden aşağı görmez. (Hadîs-i şerîf-Berîka)
Ey oğlum! Elinden geldiği kadar kavgadan, münâkaşadan sakın! Dünyâ işleri için kendini fazla üzme! Kızdığın zaman sözlerine dikkat et, ölçülü olmaya çalış! Büyüklerin önünden yürüme! Bir kimse konuşurken araya laf karıştırma! Ey oğlum! Diline sâhib o lmayan sonunda pişmân olur. Çok münâkaşa ve münâzara yapan kötülenir. (Lokman Hakîm)
Münâkaşa, dostun dostluğunu azaltır. Düşmanın düşmanlığını artırır. (Muhammed Ma'sûm)
Emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yaparken (iyiliği emredip kötülükten sakındırırken); niyetin hâlis olması ve işin iyi anlaşılıp, Allahü teâlânın buradaki emrinin iyi bilinmesi ve sabırlı olup, münâkaşa ve kavga edilmemesi, yumuşak ve tatlı dil ve yazı ile yapılması lâzımdır. (İmâm-ı Birgivî)
Halktan veya emrin altında çalışanlardan biriyle münâkaşa etme. Çünkü böyleleri ile münâkaşa îtibârını giderir. (Ebû Yûsuf)
MÜNÂKEHÂT:Fıkıh ilminin dört büyük kısmından biri. Evlenme, boşanma, nafaka gibi hususlar.
Fıkıh ilmi; ibâdât (ibâdetler), münâkehât, muâmelât (alış-veriş, kirâ, fâiz, mîrâs v.b.) ve ukûbât (cezâlar) olmak üzere dört kısma ayrılır. Fıkhın ibâdât kısmını kısaca öğrenmek, her müslümana farzdır.Münâkehât ve muâmelât kısımlarını öğrenmek, farz -ı kifâyedir. Yâni başına gelenlerin öğrenmesi farz olur. Tefsîr, hadîs ve kelâm ilimlerinden sonra, en şerefli ilim, fıkıh ilmidir. (Ahmed Zühdü Paşa)
Yeni müslüman olan kimsenin veya âkil ve bâliğ olan müslüman evlâdının, evvelâ Kelime-i şehâdet söylemesi ve bunun mânâsını öğrenip, inanması lâzımdır. Sonra, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan îtikâd, yâni îmân edilmesi lâzım olan bil gileri öğrenip, bunlara inanması lâzımdır. Sonra dört hak mezhepten birinin kitaplarında yazılı olan fıkıh bilgilerini, yâni İslâm'ın beş şartını ve helâl, haram olan şeyleri öğrenmesi ve bunlara inanması ve uygun yaşaması lâzımdır.Münâkehât bilgileri lâzım oldukça, başına geldikçe öğrenilir. (İbn-i Âbidîn, Yûsuf Sinânüddîn)
MÜN'AKİD:İki taraf arasında karara bağlanıp, kabul olunan, meydana gelen. (Bkz. Akd)
Alış-verişin ve nikâhın mün'akid olması için uyulması gereken şartları vardır. (İbn-i Nüceym)
Bey' yâni satış ve nikâh akdi, sözleşmesi îcâb ve kabûl ile mün'akid olur. (İbn-i Âbidîn)
Mün'akide Yemîni:İleride yapacağım veya yapmıyacağım diyerek yalan yere yemîn. (Bkz. Yemîn)
Mün'akide yemîni üç türlü olur: Birincisinde zaman bildirilmez. İkincisinde zaman bildirilir. Üçüncüsü ise şarta bağlanan yemindir. Üçünde de yemini bozunca keffâret vermek lâzımdır. Yemîn bozulmadan önce, keffâret verilmez. (İbn-i Âbidîn)
MÜNÂZARA:Doğruyu ortaya çıkarmak maksâdı ile karşılıklı olarak yapılan ilmî konuşma. Bir mes'eleyi belli kâideler dâhilinde karşılıklı inceleme, bir mes'ele hakkında yapılan karşılıklı konuşma.
Münâzara edecek kişi, gerçeği aramakta kaybını arayan kimse gibi olmalıdır. (Taşköprüzâde)
Münâzarayı kendisinden istifâde edilmesi umulan âlimlerle yapmalıdır. (İmâm-ı Gazâlî)
MÜNÂZEA:Çekişme, anlaşmazlık.
Mü'min beş güçlük arasındadır. Karşısındaki mü'min olur, kendisine hased eder (çekemez) ; münâfık (inanmadığı hâlde müslüman görünen) olur, buğz eder; kâfir olursa kendisi ile savaşır; şeytan ise onu saptırmaya uğraşır; nefs de kendisi ile münâzea eder durur. (Hadîs-i şerîf-İhyâ)
Münâzeaya götüren her cehâlet (bilgisizlik), bey'i (alış-veriş) ve icâreyi (kirâlamayı) fâsid kılar (bozar). (İbn-i Âbidîn)
MÜNCİYYÂT:Felâketlerden kurtarıcı bilgiler; ibâdetler, iyi ameller.
Fıkıh âlimleri yâni İslâmî hükümleri bilen âlimler, ibâdetlerin nasıl yapılacaklarını bildirdiler. İnceliklerini anlatmadılar. Çünkü, onların maksadı, ibâdetlerin doğru yapılmasının şartlarını ve şekillerini bildirmekti. İnsanların işlerine, kalbleri ne bakmadılar. Bunları bildirmek, tasavvufu yâni kalb ile yapılması ve sakınılması lâzım olan şeyleri ve kalbin, rûhun temizlenmesi yollarını öğreten âlimlerin vazîfesi idi. İmâm-ı Gazâlî, bedenlerin ve görünen işlerin iyileşmesini sağlayan fıkıh bilgileri ile, kalbin, iç âlemin temizliğine kavuşturan tasavvuf bilgilerini birleştirdi. Kitâbında bu ikisine de yer verdi. İhyâ-ul-ulûm kitâbını dörde ayırdı. İkincisine "Münciyyât" ismini verdi ise de, ibâdetlerin de müncî (kurtarıcı) olduklarını bil dirdi. İbâdetlerin kurtarıcı olmalarını sağlamak, İslâmî hükümleri bildiren fıkıh kitablarından öğrenilir. Kurtarıcı olan kalb bilgileri, tasavvuf âlimlerinin kitablarından öğrenilir. (Ahmed Fârûkî)
MÜNECCİM:
1.Yıldızların hareketlerini gözetleyerek geleceğe dâir haber verdiğini iddiâ eden, yıldız falına bakan kimse. Astrolog.
Müneccimlere, kâhinlere, falcılara inanmamalı, bilinmiyen şeyleri bunlara sormamalıdır. Bunları gaybleri (geleceği) bilir sanmamalıdır. Uğursuzluğa inanmamalı, te'sir eder sanmamalıdır. (İsmâil Hakkı Bursevî)
Gaybden (gelecekten) verdiği haber konusunda kâhini tasdîk etmek küfürdür, îmânı giderir.Kâhin; gelecek zamanda ortaya çıkacak hâdiseleri haber veren, sırları bildiğini ve gayb âlemine âit bilgilere vâkıf olduğunu iddiâ eden kişidir. Arablarda, olaca k işleri bildiklerini iddiâ eden kâhinler vardı. Benim gördüğüm cinler var, onlar bana tâbi olur, hizmetimde bulunur, bana haber getirirler diye iddiâ ederlerdi. Diğer bâzıları ise, bana verilen bir anlayış sâyesinde hâdiseleri ve işleri bilir ve kavrarım diye iddiâ ederlerdi. Yıldızların hareketlerine bakarak ileride meydana gelecek hâdiseler hakkında bilgi sâhibi olduğunu iddiâ eden müneccim de kâhin hükmünde olur, yâni gaybden verdiği haber konusunda müneccimi tasdîk etmek küfr olur. (Teftâzânî)
2. İlm-i nücûm yâni astronomi ilmiyle uğraşan kimse. Astronom.
Yer küresinin ömrünü, yaratıldığı günden kıyâmete kadar olan zamânı; eski müneccimler, seyyâre (gezegen) yıldızlarının adedince bin sene yâni yedi bin sene demişlerdir. Zîrâ onlar gezegen adedini yedi biliyordu. Târihlerin çoğunda yazılı bulunan ve b âzı din kitablarına da geçmiş olan yedi bin sene buradan gelmektedir. Böyle söylemek zan ve faraziyye (teori)den ibârettir. (Abdülhakîm Arvâsî)
Ramazan hilâlinin tesbitinde müneccimlerin sözüne îtibâr edilmez. (İbn-i Âbidîn, İbn-i Vehbân)
MÜNEVVER:Kalbi aydınlanmış, mânevî kirlerden ve paslardan temizlenmiş.
Allahü teâlâ bir kimseye nûr vermezse, o kimse münevver olamaz. (İmâm-ı Rabbânî) Namaz kalbi temizler kötülükten men eder Münevver olamazsın, namazı kılmadıkça. (M. Sıddîk Gümüş)
MÜNEZZEH:Kusur, eksiklik ve muhtâçlıktan uzak. Allahü teâlânın noksan sıfatlardan uzak olduğunu bildirmek için kullanılan bir tâbir.
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
Allahü teâlânın ilâhlıkta şerîki, ortağı yoktur. Mülkü hiç yok olmayan bir meliktir. Noksanlık olan her şeyden münezzehtir. Ayıblardan ve kudretsizlikten uzaktır. Mü'minleri sonsuz azabdan emîn kılmıştır. Her şey üzerine hâkim ve hâfızdır. Hükmünde gâlibdir. [İnsanlar bir şey yapmak isteyince, O da irâde ederse, isterse o şeyi yaratır. Hâlık (yaratıcı) yalnız O'dur. O'ndan başka kimse hiçbir şey yaratamaz. O'ndan başka kimseye hâlık (yaratıcı) denilemez. İnsanların dünyâda ve âhirette râhat ve h uzûr içinde yaşamalarını, sonsuz saâdete kavuşmalarını sağlayan kurtuluş yolunu göstermiş ve bu yolda yaşamalarını emretmiştir. Azamet (büyüklük) ve kibriyâ (yücelik) ancak O'na mahsustur.] Allahü teâlâ müşriklerin (puta tapanların) şirklerinden (ortak koşmalarından) ve iftirâlarından münezzehtir. (Haşr sûresi: 23)
Allahü teâlâ vardır ve birdir. Ortağı ve benzeri yoktur. Mekândan münezzehtir. Kemâl (noksanlık bulunmayan) sıfatları vardır. (Kutbüddîn İznikî)
MÜN'İM (El-Mün'im):Nîmet veren. Allahü teâlânın ism-i şerîflerinden.
Asıl mün'im Allahü teâlâdır. Bu sebeble Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, yemeği önüne getirilip konulduğu zaman; "Allah'ım! Bize verdiğin rızka bereket ver ve bizi ateş azâbından koru. Bismillah" derlerdi. (İbn-i Sünnî)
MÜNKATI':Kendilerine zekât verilen sınıflardan biri; cihâd ve hac yolunda muhtâc kalanlar.
Zekât, sekiz sınıf kimseden yedisine verilir: 1) Nafakasından fazla, fakat nisâb miktârından az malı olan fakîre, 2) Bir günlük nafakasından fazla bir şeyi olmayan miskine, 3) Âmile (zekât me'muruna), 4) Efendisinden kendisini satın alıp, borcunu öde yince âzâd olacak olan mukâteb köleye, 5) Munkatı'a, 6) Medyûn'a (borçlu olup, ödeyemeyen müslümanlara), 7) İbn-üs-sebîl'e, memleketinde zengin ise de bulunduğu yerde yanında mal kalmamış olan kimseye, 8) Müellefe-i kulûba (şerlerinden, kötülüklerinden sakınılmak istenilen kâfirler veya îmânları zayıf kalbleri İslâm'a ısındırılmak istenenler). Hazret-i Ebû Bekr zamânında Müellefe-i kulûb'a zekât vermeye lüzûm kalmadı. (Bkz.Müellefe-i Kulûb) (İbn-i Âbidîn)
MÜNKER:Yapılması uygun olmayan, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerle ve müctehidlerin (dinde söz sâhibi âlimlerin) söz birliği ile yasak edilen şey; günah. (Bkz. Haram)
Şüphesiz insanlar münkeri görüp de men etmedikleri zaman, onların hepsine Allahü teâlânın cezâ vermesi çabuklaşır. (Hadîs-i şerîf-Sünen-i İbn-i Mâce)
Münker iki kısımdır. Birinci kısım münkerler meydanda olup, âlim olan ve olmayan bunları bilir. Zinâ, alkollü içkilerin içilmesi, hırsızlık, yankesicilik, fâiz alıp vermek, başkasının malını gasb etmek gibi şeylerin haram olduğu birinci kısım münkerd ir. İkinci kısmı yalnız âlimler bilir. Bunlar daha ziyâde îmânda, îtikâtta olan bozukluklardır. (Abdülkâdir Geylânî)
Münkeri (haramı) işleyeni görüp de gücü yettiği hâlde tatlı dil ile nehy (yasak) etmemek îmânın gitmesine sebeb olur. (Muhammed bin Kutbüddîn İznikî)
Münker ve Nekir:Kabirde suâl soran melekler.
Münker ve nekir melekleri, suâl ve cevâbdan sonra meyyite (ölüye) "Cehennem'deki yerine bak, Allahü teâlâ değiştirerek, sana Cennet'teki yeri ihsân eyledi" derler. Bakar ikisini birlikte görür. (Hadîs-i şerîf-Buhârî)
Münker ve Nekir ismindeki iki melek kabirde suâl soracaktır.Bu suâle cevap vermek bir derttir. (İmâm-ı Rabbânî)
Kabirde Münker ve Nekir meleklerine cevâb olarak şunları hazırlamalıdır:Rabbim Allahü teâlâ, peygamberim Muhammed aleyhisselâm, dînim dîn-i İslâm, kitabım Kur'ân-ı kerîm, kıblem Kâbe-i şerîf, îtikâdda mezhebim Ehl-i sünnet ve cemâat, amelde mezhebim İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe'nin mezhebidir. (Muhammed Demir Hâfız) Münker ve nekir kabre geleler, Namazı doğru kıldın mı diyeler, Hemen kurtuldun mu sandın ölünce, Senin için azab hazır diyeler.
(Seâdet-i Ebediyye)
MÜNKİR:İnanmayan, kabûl etmeyen, inkâr eden kimse. (Bkz. İnkâr)
MÜNTEKİM:İntikam alıcı. Zâlim ve mütekebbir (kibirli) cânîleri başkalarına ders olacak şekilde cezâlandıran, âsîleri ve taşkınlık yapanları şiddetli azâb ile azablandıran.
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
Allahü teâlânın âyetleri hâtırlatıldıktan sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kimdir?Biz mücrimlerden (müşriklerden) müntekimiz. (Secde sûresi: 22)
MÜNTEHÎ:Sona eren, nihâyete kavuşan. Tasavvuf yolunda çıkılabilecek derecelerin sonuna varan velî.
Müntehîlerin vazîfesi, halk arasında Hak ile olmaktır. (Cüneyd-i Bağdâdî)
Müntehînin terakkîsi (ilerlemesi) namaz ibâdetine bağlıdır. (Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî)
MÜNZEVÎ:İslâmiyet'in emirlerini yapmak, yasaklarından sakınmak, kötülüklerden korunmak ve kalb huzûru ile ibâdet yapabilmek için bir köşeye çekilmiş olan kimse.
MÜRÂHIK:Âkıl ve bâlig yâni ergenlik çağına ulaşmadığı hâlde ulaşmış gibi gösteren erkek çocuk.
Mekke'den üç gün üç gecelik uzak yerlerde bulunan hür kadının hacca gidebilmesi için, üç mezhebde, zevcenin veya nikâhı düşmeyen ebedî mahrem akrabâsından fâsık ve mürted olmayan âkıl ve bâlig veya mürâhık bir erkeğin berâber gitmesi lâzımdır. Bunun yol parasını verecek kadar kadının zengin olması da lâzımdır. (İbn-i Âbidîn)
MÜRÂHIKA:Dokuz yaşına girdiği hâlde henüz bâliğa olmamış yâni ergenlik çağına gelmemiş kız çocuğu.
Mürâhıka, erkeklerle aynı safta namaza dursa, onun yanında bulunanın namazı bozulur. (İbn-i Âbidîn)
MÜRÂÎ:İki yüzlü, olduğunun aksine kendisini iyi gösteren, gösteriş yapan, riyâkâr. (Bkz. Riyâ)
Mürâînin üç alâmeti, işâreti vardır:1)yalnız iken tenbel olur. 2)İnsanlar arasında çalışkan ve hareketli olur. 3)Övüldüğü zaman çok, kötülendiği zaman az çalışır. (Hazret-i Ali)
MÜRCİE:"Günâh işlemek insana zarar vermez. Âsî (isyân eden), fâsık (açıktan günâh işleyen) azâb görmeyecektir" diyerek, Ehl-i sünnetten (Peygamber efendimizin ve Eshâbının yolunda olanlardan) ayrılan bozuk fırka.
Cebriyye mezhebi; insan aslâ bir iş yapmaz. Cansızlar gibi hareket eder. İnsanın kudreti, kasdı ve ihtiyârı (dilemesi) yoktur diyor. İnsanlar iyi iş yapınca, sevâb kazanmaz, kötü işlerine azâb yapılmaz sanıyor. Kâfirler, günâh işleyenler mâzurdur, me s'ûl olmazlar. Çünkü insanın her işini Allah yapıyor, insan istese de istemese de Allah günâh yaratıyor, insan günâh yapmaya mecbûrdur diyorlar. Bu sözleri küfürdür, îmânsızlıktır. Bunlara Mürcie de denir ki, mel'ûndurlar (lânetlenmişlerdir). Günâh insana zarar vermez; âsî, fâsık, azâb görmeyecektir, dediler. Mürcienin inanışı tamâmen yanlıştır, bozuktur. Çünkü ihtiyârî istekli hareketimiz ile titreme, refleks hareketlerinin başka olduğu meydandadır. Elimizle bir şey tutmamız elbette ihtiyârımız (isteğimiz) iledir. Göz seğirmesi, kalbin çalışması ise böyle değildir. Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler bu fırkanın bozuk olduğunu bildirmektedir. (İmâm-ı Rabbânî)
Mürcieden, Allah dilediği kâfirleri affedecektir ve dilediği mü'minlere ebedî (sonsuz) azâb yapacaktır diyenler ve ibâdetlerimiz elbet kabûl olacak, günâhlarımız da elbet affolacak diyenler ve bütün farzlar nâfile ibâdettir, bunları yapmamak günah ol maz diyenler kâfir oluyorlar. (Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî)
MÜREKKEB:Birleşik olan, parçalanabilen. Basitin zıddı.
Ruh basîttir. Mürekkeb değildir. Böyle olsaydı, basît olan bir şey bunda yerleşmezdi. Çünkü ruh parçalanırsa, bunda yerleşen basît şeyin de parçalanması lâzım gelir. Basît olan şey ise parçalanamaz. (Ali bin Emrullah)
MÜREVVİC-ÜŞ-ŞERÎA:İnsanları dînin emirlerine uymaya teşvîk eden mânâsında Muhammed Ma'sûm-i Fârûkî hazretlerinin üçüncü oğlu Muhammed Ubeydullah Serhendî'nin lakabı.
Mürevvic-üş-Şerîa Muhammed Ubeydullah Serhendî kaddesallahü sirreh, Hazînet-ül-meârif kitabında yüz kırk beşinci mektubda diyor ki: "Ebû Dâvûd, Mu'âz bin Cebel'den ve Enes bin Mâlik'ten gelen şu hadîs-i şerîfi haber veriyor:
"Bir kimse, yemek yedikten sonra; "Elhamdülillahillezî etamenî hâzetta'âm ve rezakanî-hi min gayri havlin minnî ve lâ-kuvveh" derse, geçmiş ve gelecek günâhlarından çoğu affolunur. Yeni bir elbise giydiği zaman; "Elhamdülillahillezî kesânî hâzessevb ve razekanî min gayri havlin minnî ve lâ kuvveh" derse geçmiş ve gelecek günâhlarından çoğu affolur."
MÜRÎD:Tasavvufta Allahü teâlânın rızâsına kavuşmak için evliyâ bir zâtın terbiyesi altına giren talebe.
Mürîd, mürşidinin (hocasının) yanında cenâze yıkayıcısının elindeki ölü gibi olmalıdır. (İmâm-ı Rabbânî)
Allahü teâlânın sevgisi ile ve O'nun sevgisine kavuşmak arzusu ile yanan mürîd, bilmediği, anlıyamadığı bir aşk ile şaşkın hâldedir. Uykusu kaçar, gözyaşları dinmez. Her işinde Allah'tan korkar, titrer. Allahü teâlânın sevgisine kavuşturacak işleri y apmak için çırpınır. Her işinde sabır ve affeder. Her geçimsizlikte, sıkıntıda kusûru kendisinde görür. Her nefeste Allah'ını düşünür. Gaflet ile (Allahü teâlâyı unutmuş olarak) yaşamaz. Kimseyle münâkaşa etmez. Bir kalbi incitmekten korkar. Kalbleri, Allahü teâlânın evi bilir. Eshâb-ı kirâmın hepsini; "radıyallahü teâlâ anhüm ecmaîn" diyerek anar. Hepsinin iyi olduğunu söyler. (Abdülhâk-ı Dehlevî)
Mürîd olanlar, severler, kalblerine kendilerine âit olan bir isteği, arzuyu getirmezler. Gayretleriyle tasavvuf derecelerine yükselmeye çalışırlar. (Ali Sincârî)
MÜRSEL:Şerîatle (yeni bir din ile) gönderilen peygamber. (Bkz. Mürselîn)
Mürsel Hadîs:Sahâbe-i kirâmın (Resûlullah efendimizin sohbetinde yetişen mübârek insanların) ismi söylenmeyip, Tâbiîn'den (Sahâbe-i kirâmı görüp, sohbetinde yetişen kimselerden) birinin, doğruca, Resûl-i ekrem buyurdu ki, diyerek bildirdiği hadîs-i şerîfler. (Bkz. Hadîs)
İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretleri, ictihâdında (Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden çıkardığı hükümde) sünnete tâbi olmakta herkesten ileri gitmiş, mürsel hadîsleri bile, müsned hadîsler (Peygamber efendimizden rivâyet eden sahâbînin ismi de bild irilen hadîs-i şerîfler) gibi, sened (delîl) olarak almış ve Eshâb-ı kirâmın sözlerini, kendi ictihâdının (re'yinin, hükmünün) üstünde tutmuştur. Onların, Peygamber efendimizin yanında, sohbetinde bulunmak şerefi ile kazandıkları derecelerin büyüklüğünü, herkesten daha iyi anlamıştır. (Müfti Mahmûd Efendi, Tahtâvî)
MÜRSELÎN:Gönderilenler, şerîatle (yeni bir dinle) gönderilen peygamberler. Resûller. (Bkz. Resûl)
Ali radıyallahü anhtan rivâyet edildiğine (nakledildiğine) göre, Resûl-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem, ona şöyle buyurmuştur: "Ebû Bekr ve Ömer, nebiyyîn (nebîler) ve mürselînden başka, önce gelen ve sonra gelen bütün Cennetliklerin, saçları ağarmaya başlayanların seyyidleridir (efendileridir) . Yâ Ali! Hayatta oldukları müddetçe onlara bunu haber verme!" (Sünen-i İbn-i Mâce)
MÜRŞİD:İrşâd eden, doğru yolu gösteren rehber zât. İyi bir müslüman olmaları için, insanları terbiye eden, âlim ve velî.
Tasavvuf yolunda nihâyete varan büyükler (yolun sonuna kavuşanlar) iki türlüdür:Birincisi Resûlullah'ın sallallahü aleyhi ve sellem izinde giderek kemâle erdikten sonra insanları irşâd için (doğru yola çekmek için) halkın derecesine indirilmiş olan m ürşidlerdir. İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp, insanların yetişmesi ile vazîfeli olmayan evliyâdır. (İmâm-ı Rabbânî)
Bütün kazançlarıma, mürşidlerimi çok sevmekle kavuştum. Seâdetlerin anahtarı, Allahü teâlânın sevdiklerini sevmektir. (Mazhâr-ı Cân-ı Cânân)
Talebe, mürşidini ne kadar çok severse, onun kalbinden feyz alması da o kadar çok olur. Mürşid vesîledir, vâsıtadır. Maksad, Allahü teâlâdır. (İmâm-ı Rabbânî)
Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır. (Muhyiddîn ibni Arabî)
Bir kimsenin kendisini irşâd edecek (doğru yolu gösterecek) bir mürşîdi yoksa, büyük zâtların (Ehl-i sünnet âlimlerinin) kitaplarını okusun ve onlara uysun. (Ferîdüddîn Şeker Genc)
Mürşîd-i Kâmil:Tasavvufta kemâle gelmiş, olgunlaşmış, evliyâlık mertebelerinin sonuna ulaşmış, kâbiliyeti olanları bu yolda yetiştiren rehber zât.
Mürşîd-i kâmilin bakışları, kalb hastalarına (kalbi Allahü teâlâdan başka şeylere tutulmuş olanlara) şifâ verir. Onun teveccühü yâni kalbini bir kimseye çevirmesi; kötü, çirkin huyları insanların kalbinden siler, süpürür. (İmâm-ı Rabbânî)
Mürşîd-i kâmillerin en üstünleri, dört mezheb imâmlarıdır. Bunlar; İmâm-ı a'zâm Ebû Hanîfe, İmâm-ı Şâfiî, İmâm-ı Mâlik ve İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'dir.Bu dört imâm, İslâm dîninin dört temel direkleridir. (Abdülhak-ı Dehlevî) Mürşid-i kâmil, mürîdi evvel ehl-i hal ider Sonra, Fahr-i kâinâtın bezmine idhâl ider Nice yıllar sa'y ile eremediği menzile Bir nefeste mürşid-i kâmil onu îsâl ider. (Abdülehad Nûrî)
MÜRTECÎ:İslâmiyet'in pâk ve temiz yolunu bırakarak, câhiliyet devri yoluna ve yaşayışına dönen; gerici, irticâ eden. (Bkz. İrticâ)
MÜRTED:Müslüman iken dinden çıkan, kâfir olan kimse. (Bkz. İrtidâd)
Allahü teâlâya Cebrâil aleyhisselâm gibi ibâdet etseniz, mü'minleri, Allah için sevmedikçe, kâfirlere ve mürtedlere, Allah için düşmanlık etmedikçe, hiçbiri kabûl olmaz. (Hadîs-i şerîf, Berîka)
Mürtedin müslüman iken yapmış olduğu ibâdetlerin, iyiliklerin hepsi yok olur. Âhirette ona fâidesi olmaz. Ölmeden önce müslüman olursa, affolur. Tertemiz mü'min olur. Yeniden hac etmesi lâzım olur. Namazlarını ve oruçlarını kazâ etmez. Önceden kazâya bırakmış olduklarını kazâ etmesi lâzımdır. Çünkü mürted olunca, önceki günahlar yok olmaz. (Muhammed Hâdimî)
Helâli, harâmı ayırd etmeyen, farzı yapmağa, haramdan kaçınmağa ehemmiyet vermeyen mürted olur. Kelime-i şehâdet getirse, namaz kılsa, ben müslümanım dese de müslüman olmaz. Bu sözlerine ve ibâdetlerine inanılmaz. Dinden çıkmasına sebeb olan şeye piş man olması, tövbe etmesi lâzımdır. (Seyyid Abdülhakîm Efendi)
MÜRTEZÂ:Beğenilmiş, râzı olunmuş mânâsına hazret-i Ali'nin lakabı.
Âdem'in (aleyhisselâm) hilm sıfatını ve Yûsuf'un (aleyhisselâm) güzel ahlâkını görmek isteyen, Ali Mürtezâ'ya baksın. (Hadîs-i şerîf-Menâkıb-ı Çıhâr-ı Yâr-ı Güzîn)
Eshâb-ı kirâmdan herbiri bir peygambere benzemektedir. Ebû Bekr-i Sıddîk Muhammed aleyhisselâma, Ömer-ül-Fârûk Mûsâ aleyhisselâma, Osmân-ı Zinnûreyn Nûh aleyhisselâma, Aliyyül-Mürtezâ Îsâ aleyhisselâma, Mu'âviye hazretleri de Dâvûd aleyhisselâma benz er. (İmâm-ı Rabbânî)
MÜRÛR-I ZEMÂN:Zaman aşımı, zaman geçmesi.
Ödünç vermekten veya satıştan ve kirâdan, vedîa, âriyet gibi emânetler, vergi, mülk, akar ve mîrâstan olan şahsî alacakları için on beş hicrî sene özürsüz terk edilmiş dâvâlar, borçlu inkâr ederse, dinlenmez. Yâni mürûr-ı zemâna uğrarlar. Fakat alaca klıların hakkı zâyî olmaz. Yâni borçlu borcunu ikrâr ve îtirâf ederse, borcunu ödemesi her zaman lâzım olur. (Mecelle)
MÜRÜVVET:İnsanlık, yiğitlik. Muhtâc olanlara, lâzım olan şeyleri vermek, başkalarına faydalı olmak, iyilik yapmak arzusu, insanlık. Adâleti yerine getirme ve hiç kimseden intikam almayı istememe.
Her kim insanlarla muâmele ederken onlara zulüm etmezse, onlarla konuşurken yalan söylemezse, onlara verdiği vaadi yerine getirirse, mürüvveti tam, adâleti açık, dostluğu vâcib olur. (Hadîs-i şerîf-Edeb-üd-Dünyâ ved-Dîn)
Haram işlememek, günâhlardan sakınmak, insaf ile hüküm vermek, zulm etmemek, hakkı olmayana göz dikmemek, kölesi olmayan kimseyi karşılıksız çalıştırmamak, zayıfa karşı kuvvetliye yardım etmemek, alçak olanı şerefliye tercih etmemek, vebâl ve günâh o lan şeylere sevinmemek, kötü isim yapacak olan hareketlerde bulunmamak mürüvvetin şartlarındandır. (İmâm-ı Mâverdî)
Mürüvveti bulunmayanın ibâdeti kâmil (olgun) değildir. (Dâvûd-i Tâî) Kimim var hazretinden gayri arz eyleyeyim hâlim, Yüce zâtına âiddir mürüvvet, yâ Resûlallah! (Adlî)
Malı, şerîatin ve mürüvvetin uygun görmediği yerlere dağıtmaya, isrâf veya tebzîr denir. (Birgivî)
MÜSÂFEHA:İki müslümanın, sağ elin avuç içlerini birbirine yapıştırıp, iki baş parmağın yanlarını birbirine değdirerek el sıkışması.
İki erkek veya iki kadın müslüman karşılaştıkları zaman, müsâfeha ederlerse, ayrılmadan önce, günâhları mağfiret olunur. (Hadîs-i şerîf-Riyâd-un-Nâsihîn)
Her kim bir mü'min kardeşini ziyâret eyleyip, müsâfeha ederek üç kerre elini sallasa, ellerini ayırmadan her ikisinden Hak teâlâ râzı olur. Ağaçtan yapraklar döküldüğü gibi, o şahıslardan günâhlar öylece dökülür. (Hadîs-i şerîf-Riyâd-un-Nâsihîn)
Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kimse ile müsâfeha edince o kimse elini çekmedikçe, mübârek elini ondan ayırmazdı. O kimse yüzünü çevirmedikçe, mübârek yüzünü ondan çevirmezdi. Bir kimsenin yanına otururken iki diz üzerine oturur, ona sa ygı olmak için mübârek bacağını dikip oturmazdı. (Ebû Saîd Hudrî)
Müslümanların, birbiri ile karşılaştığı zaman, müsâfeha etmeleri sünnettir. Şimdi moda olan parmakları tutarak avucuna koyarak yapılan tokalaşma, müslüman âdeti değildir. Sünnet olan ise, karşılaşınca selâm söyleşirken, sağ el dört parmak içleri, çıp lak olarak eldivensiz, örtüsüz, karşısındakinin sağ eli dışına baş parmağı tarafına yapıştırmaktır. Baş parmakta bulunan damardan muhabbet (sevgi) yayılır.Müsâfeha ederken birbirine muhabbet geçer. (Tahtâvî, Seyyid Abdülhakîm)
Her karşılaştıkta müsâfeha sünnettir. Muayyen vakit tâyin etmek bid'attir. (Abdülhakîm-i Arvâsî)
MÜSÂFİR (Misâfir):Yolcu. Senenin kısa günlerinde, insan veya deve yürüyüşü ile üç günde gidilecek yere gitmeyi niyet ederek, bulunduğu yerin kenar evlerinin dışına çıkan kimse. (Bkz. Seferî, Seferîlik)
Allah'a ve âhiret gününe îmân eden müsâfire ikrâm etsin. (Hadîs-i şerîf-Meşârik-ul-Envâr)
Üç kimsenin duâsı muhakkak kabûl olur. Mazlûmun, müsâfirin ve ana-babanın. (Hadîs-i şerîf-Et-Tergîb vet- Terhîb)
Bir kimse üç günlük yere gitmeyi niyet etmeden yola çıksa, bütün dünyâyı dolaşsa bile müsâfir olamaz. (İbn-i Âbidîn)
Müsâfir dört rek'atlı farz namazları iki rek'at kılar. Mukîm olan (müsâfir olmayan) imâma uyarsa, dört rek'at kılar. Müsâfir imâm olursa, dört rekatli farzların ikinci rekatının sonunda selâm verir. Cemâat ise, namazlarını tamamlamak için ikişer reka t daha kılar. (İbrâhim Halebî)
Müsâfir, mest üzerine, üç gün üç gece (72 saat) mest edebilir. Kurban kesmesi vâcib değildir. (Tahtâvî)
Evine, gelip geçici sâlih bir misâfir gelirse, onun hizmetini iyice yap! Hemen yemeğini ver, belki acıkmıştır. Yanında fazla oturma belki yorgundur. Yatmadan önce, kıbleyi, helâyı, seccâdeyi ona göster. (Süleymân bin Cezâ)
Misâfiri çok severim. Çünkü rızkını Allahü teâlâ veriyor. Ben hiçbir şey yapmıyorum. Bununla berâber, Allahü teâlâ bana sevâb veriyor. (Şakîk-i Belhî)
Dünyâ malına, makâmına ve dünyâ hayâtına güvenme! Biz bu dünyâda müsâfiriz, yolcuyuz. Sonunda ayrılıp gideceğiz. (Azîz Nesefî)
MÜSÂHİB:Arkadaş.
Resûlullah'ın eshâbının (arkadaşlarının) hepsi, sözbirliği ile âdildirler, hak üzeredirler. Allahü teâlâ onları seçip yaratılmışların en üstünü ve var olanların en şereflisi, Resûl-i kâinât olan habîbi Muhammed'e sallallahü aleyhi ve sellem eshâb ve müsâhib etmiştir. (İmâm-ı Birgivî)
MÜSÂKÂT ŞİRKETİ:Bağda üzüm, bahçelerde meyve ve bostanlarda sebze yetiştirmek için, toprak sâhibi ile çalışacak kimse arasında yapılan şirket, ortaklık.
Çalışan kimse hastalanınca veya taraflardan biri ölünce, müsâkât şirketi bozulur. (İbn-i Âbidîn)
MÜSÂLEMET:Uyuşmak; fikirler ayrıldığı, sözler çoğaldığı zaman münâkaşa etmemek; sertliği, bölücülüğü, ayrıcılığı istemeyip, barışmak istemek.
Müsâlemet, iffetten (insânî rûhun yapıcı kuvvetinin iyi olmasından) doğan iyi bir huydur. (Ali bin Emrullah)
MÜSÂMAHA:
1. Hoş görü, başkasının kabahatini görmeme.
Resûlullah efendimiz; "Allahü teâlâ Cennet'te, içerisinde keskin misk kokuları esen bir şehir yarattı. Suyu selsebil kaynağından gelir. Ağaçları nûrdandır. Şehirde kusursuz güzellikte hûrîler dolaşır ki, her biri yetmiş perçemlidir. Hûrîlerden bir tânesi yeryüzünde görünseydi, doğu ile batının arasını aydınlatır ve yer ile gök arasını güzel kokusuyla doldururdu" buyurunca, dinleyenler; "Ey Allah'ın Resûlü! "Bu yer kimin içindir?" diye sordular. Peygamber efendimiz; "Alacağını, müsâmaha hoş görürlülük ile isteyen içindir" buyurdular. (Müsned-i İmâm-ı A'zâm)
2. Terk edilmesi gerekmeyen şeyleri başkasına faydalı olmak için terk etmek.
Müsâmaha, cömertlikten doğan güzel bir huydur. (Ali bin Emrullah)
MÜSÂREAT:İbâdetleri ve hayırlı işleri yapmakta acele etmek.
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
Rabbinizden mağfiret istemeye ve Cennet'e girmeye müsâreat ediniz. (Âl-i İmrân sûresi: 133)
MÜSÂVÂT:Eşitlik, denklik; aynı halde ve derecede olma.
İslâm dînindeki hürriyet ve müsâvât, gayr-i müslimlerin çoğunu dâimâ kendine çekmiştir.Pekçoğu bu sebepten dinlerini değiştirmiş, müslüman olmakla şereflenmişlerdir. (Herkese Lâzım Olan Îmân)
Her ticârî sözleşmede, iki tarafın zarar ve kârda müsâvât, adâlet bulunması esastır. (Ebû Zühre)
MÜSÂVÎ:Eşit, denk.
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:
Mekke şehri alınmadan önce din düşmanları ile harb edenler ve mallarını, Allah yolunda harc edenler ile, Mekke alındıktan sonra bunları yapanlar, müsâvî değildir. Birinciler elbette daha yüksektir. Allahü teâlâ hepsine Hüsnâyı, yâni Cennet'i söz verdi. (Hadîd sûresi: 10)
Ağırbaşlı kimse, medh olunmayı sevmez, yerilmekten de üzülmez. Fakirle zenginleri müsâvî tutar. Tatlıyı acıyı ayırmaz. (Ali bin Emrullah)
Resûl-i ekrem Mekke'den Medîne'ye hicretleri sırasında Eylül ayının yirminci ve Rebî'ul-evvel'in sekizinci Pazartesi günü Kubâ köyüne geldiler. Gece ve gündüzün müsâvî olduğu Eylül'ün yirmi üçüncü gününü burada geçirip, Rebî'ul-evvelin on ikinci Cumâ günü Medîne'ye ulaştılar. (Kâdı Beydâvî)
MÜSEBBİB-İ HAKÎKÎ:Bütün sebepleri yaratan Allahü teâlâ.
Her varlığın hâlıkı (yaratıcısı), hâkimi (hükm edicisi), müsebbîb-i hakîkîsi Allahü teâlâdır. Allahü teâlânın her şeyi sebepsiz vâsıtasız yaratmağa gücü yeter. Fakat âdeti onları bir sebeple yaratmaktır. Meselâ bir şeye ateş dokunmadıkça yakmağı yara tmaz. Yakan, yanma işini yapan ateş değildir. Oksijen de değildir. Isı da değildir. Elektron alış-verişi de değildir. Yakan yalnız Müsebbib-i hakîkî olan Allahü teâlâdır. Bunların hepsini yanmak için sebeb olarak yaratmıştır. Müsebbib-i hakîkî olan Allahü teâlâ dileseydi, her şeyi sebepsiz yaratırdı. Ateşsiz yakardı, yemeden doyururdu. Uçak olmadan uçururdu. Fakat lütf ederek, kullarına iyilik ederek, her şeyi yaratmasını bir sebebe bağladı. Belirli şeyleri belli sebeplerle yaratmağı diledi. İşl erini sebeplerin altında gizledi. Kudretini sebepler altında sakladı. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)
MÜSELLES:Tâze iken yâni gaz kabarcıkları çıkmadan, köpürmeden önce ısıtılıp, üçte ikisi uçup üçte biri kalan üzüm suyu.
Kısrak, inek, deve sütleri mayalanıp, tadı keskin olunca, müselles gibi olurlar.Birincisine kumis, ikincisine kefir denir. Bira gibi haramdırlar. (İskilipli Âtıf Efendi)
MÜSENNEM:Balık sırtı gibi yuvarlak.
Kabrin üzerini müsennem yapmak sünnettir. Peygamber efendimiz kabirleri bu şekilde yaptırırlardı. (Seyyid Abdülhakîm Arvâsî)
MÜSEVVİF:Hayırlı işleri sonraya bırakan, sonra yaparım diyen, iyi işleri geciktiren, bugünün işini yarına bırakan kimse.
Uygunsuz işlerin hepsinden Allahü teâlâya tövbe etmeli, O'na yalvarmalıdır. Belki tövbe etmek için başka zaman ele geçmez. Hadîs-i şerîfte; "Müsevvifler helâk oldu" buyruldu. Boş zamânı kıymetlendirmelidir. Bu zamanlarda Allahü teâlânın beğendiği şey leri yapmalıdır. Tövbe yapabilmek Hak teâlânın büyük nîmetlerinden biridir. Allahü teâlâdan her an bu nîmeti istemelidir. Gençlik zamânı kazanç zamânıdır. Merd olan bu vaktin kıymetini bilip, elden kaçırmaz. İhtiyârlık herkese nasîb olmaz, nasîb olsa da rahat, elverişli vakit ele geçmez. Vakit de bulunsa, kuvvetsizlik, hâlsizlik zamânında yarar iş yapılamaz. (İmâm-ı Rabbânî)
Vakit, keskin bir kılınç gibidir. Yarına çıkacağımız belli değildir.Mühim işleri bugün yapmalı, mühim olmıyanları yarına bırakmalıdır. Çünkü müsevviflerin helâk olacağı, ziyânda oldukları bildirilmiştir. (İmâm-ı Rabbânî)
MÜSKİR:Sarhoşluk veren, şuuru kaybettiren, aklı gideren ve keyf veren madde.
Her müskir haramdır. Her kim dünyâda içki içer ve içmekte devâm eder ve tövbe edemeden ölürse, o kimse âhirette Cennet şerbetlerinden içemeyecektir. (Hadîs-i şerîf-Müslim)
Esrâr otu müskirdir. Çünkü esrâr almak için evinin eşyâsını satıyorlar. Keyf vermeseydi böyle yapmazlardı. (Abdullah Menûfî)
MÜSLİM:
1. Mûteber ve güvenilir olduğu bütün İslâm âlimleri tarafından kabul edilen, Kütüb-i sitte denilen altı hadîs kitâbının ikincisi.
Müslim-i şerîfteki hadîs-i şerîflerden bâzıları:
Üç kişi bir arada bulunduğu zaman ikisi, diğerini bırakıp da kendi aralarında konuşmasınlar.
Cehennemlikleri size haber vereyim mi?Onlar katı yürekli, malını hayırdan esirgeyen, kibirli kimselerdir.
Kalbinde zerre kadar kibir (yâni küfür) bulunan kimse Cennet'e giremez.
2. Allahü teâlânın, peygamberi Muhammed aleyhisselâm vâsıtasıyla gönderdiklerine îmân edip, O'nun emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçan kimse. (Bkz. Müsliman)
MÜSLİMAN (Müslüman):Allahü teâlânın, peygamberleri vâsıtasıyla gönderdiklerine ve Muhammed aleyhisselâma îmân edip, Allahü teâlânın emirlerini yerine getiren, yasaklarından kaçan kimse.
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki:
Mallarını, canlarını fedâ ederek din düşmanları ile, Allahü teâlânın rızâsı için cihâd, muhârebe eden müslümanlar, oturup, kapanıp ibâdet edenlerden daha üstündür. Hepsine Cennet'i söz veriyorum. (Nisâ sûresi: 95)
Müslüman demek, müslümanlara eli ile, dili ile zarar vermeyen kimse demektir. (Hadîs-i şerîf-Buhârî, Müslim)
Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulm etmez, onun yardımına koşar, onu küçük ve kendinden aşağı görmez. Onun kanına, malına, ırzına, nâmusuna zarar vermesi haramdır. (Hadîs-i şerîf-Eşi'at-ül-Lemeât)
Bir kimsenin müslümanlığının güzelliği, mâlâyânîden (faydasız şeylerden) kaçması ve lüzûmlu şeyleri yapması ile anlaşılır. (Hadîs-i şerîf-Mektûbât)
Bir müslüman, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına ne kadar dikkat edip tatbik ediyorsa, Allahü teâlâ da onu, o miktâr azîz eder. Diğer müslümanların kalbine de onun sevgisini verir. (İbrâhim Havvâs)
Müslüman, iyi insan, aklı başında kimse demektir. Hakîkî müslüman, Allahü teâlânın emirlerine itâat eder. Allahü teâlânın emirlerine uymamak günâh olur. Kul borçlarını öder. Müslüman, günâh yapmaz ve suç işlemez. Vatanını, milletini ve bayrağını seve r. Herkese iyilik eder. Kötülük yapanlara nasîhat verir. Böyle olan müslümanı Allah da sever, kullar da sever. Râhat ve huzûr içinde yaşar. (Abdülhakîm Arvâsî)
MÜSNED HADÎS:Peygamber efendimize isnâd eden sahâbînin ismi bildirilen hadîs-i şerîfler. (Bkz. Hadîs)
MÜSTAĞFÎR:İstiğfâr eden, Allahü teâlâdan günâhlarının bağışlanmasını isteyen. (Bkz. İstiğfâr)
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
(O takvâya erenler); "Ey Rabbimiz, biz îmân ettik. Artık bizim günâhlarımızı bağışla ve bizi o ateşin azâbından koru" diyenler, sabredenler (îmânlarında) gerçek olanlar, Allahü teâlâya itâatle boyun eğenler, infâk edenler, seherlerde müstağfîr olanlardır. (Âl-i İmrân sûresi: 16, 17)
MÜSTAĞNÎ:
1. Başkasına muhtâç olmayan.
Allahü teâlâ bütün varlıklardan müstağnîdir. Bütün canlılar îmân etse, itâat etse, O'na hiçbir faydası olmaz. Bütün âlem kâfir (inançsız) olsa, azgın taşkın olsa, karşı gelse O'na hiçbir zarar vermez. (Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî)
2.Sâhib olduğu şeyle kanâat edip, insanlardan bir şey beklemiyen. İhtiyâcını başkalarına söylemiyen.
Ebû Hâzim'e; "Malın nedir?" diye sordular. O da; "İki şeydir; biri Allahü teâlâdan râzı olmak, diğeri de insanlardan müstağnî olmaktır" buyurdu. "Öyle ise fakirsin" denilince; "Yerler, gök ve bunların arasındaki şeyler Allahü teâlânın iken ve ben de O'nun muhlis (ihlâslı) kulu iken nasıl fakir olurum" buyurdu. (Mâverdî)
MÜSTA'MEL SU:Abdestte veya gusülde veya kurbet için (yemekten önce ve sonra, sünnet olduğu için el yıkamak gibi) kullanılan su. (Bkz. Mâ-i Müsta'mel)
Müsta'mel su, İmâm-ı a'zam'a göre kaba necâsettir. Müsta'mel suyu içmek ise mekrûhtur. (Halebî)
MÜSTECÂB:Makbûl, kabûl olunan, geri çevrilmeyen.
Kişinin din kardeşi için gıyâbında (arkasından) yapılan duâ müstecâbdır. Başucunda âmin diyen bir melek bulunur. O kişi mü'min kardeşine hayır duâ ettikçe, melek; âmin, hayrın misli senin için de olsun der. (Hadîs-i şerîf-Sünen-i İbn-i Mâce)
Duânın müstecâb olduğu zamanlar; Receb ayının birinci Cumâ gecesi olan Regâib gecesi, Şâban ayının on beşinci gecesi olan Berât gecesi ve günü, mübârek geceler, Cumâ günü, hatîb minberde iki hutbe arasında oturduğu vakitten namaz kılıncaya kadar, her gecenin son üçte birinde (seher vaktinde), ezân ve ikâmet okunurken, bilhassa hayyealelfelâh dedikten sonra, Allah yolunda cihâd ederken, her namazdan sonra, Kur'ân-ı kerîmi okuduktan sonra, her secdeden sonra, cemâat arasında, yağmur yağarken, Kâbe -i muazzamayı görünce, zemzem suyu içince yapılan duâ müstecâbdır. Musîbete uğrayanın o andaki duâsı da müstecabdır. (Kâdızâde Ahmed bin Muhammed Emîn Efendi ve İbn-i Cezerî)
MÜSTE'CİR:Ücret ödeyen.
1. Kirâcı.
Âcir yâni mal sâhibi, müste'cirden günlük kirâyı her akşam isteyebilir. Kirâya verilen mal, müste'cire teslim edilince, emânet olup, müste'cirin elinde kasdsız telef olunca, ödemez. (Fetâvâ-yı Hindiyye)
Hayvan, binmek ve yük taşımak için; elbise, giymek için kirâlanır. Şarta uymayıp, hayvan, ev ve elbise zarar görürse, müste'cir tazmîn eder, öder. Zarar vermeyen şeyleri şart ederse, yapmak lâzım olmaz. Meselâ evde iki üç kişi oturacak denirse, üç, b eş de oturabilir. Hayvana, kamyona konacak eşyânın cinsi değil, ağırlık şart edilir. Fakat zararlı şey yüklenmez. Hayvanı, çekerek veya döğerek sakat ederse öder. (Fetâvâ-yı Hindiyye)
2. İşveren.
San'at sâhibleri işçilik ücretini müste'cirden alıncaya kadar, eşyâyı vermeyebilir. Eşyâ telef olup, teslim edemezse ücret alamaz. (Fetâvâ-yı Hindiyye)
MÜSTEHAB:Sevilen, beğenilen. Peygamber efendimizin bâzan âdet olarak yaptıkları; yapılınca sevâb verilen yapılmayınca günâh olmayan şeyler.
Müstehabları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşeklik, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan, Allahü teâlânın rızâsına kavuşamaz. (Muhammed Ma'sûm Fârûkî)
Müstehabları hafif görmemelidir. Bunlar Allahü teâlânın sevdiği şeylerdir ve beğendikleridir. Eğer bütün dünyâyı vermekle beğendiği bir işin yapılabileceği bilinmiş olsa ve dünyâyı verip o iş yapılabilse çok kâr elde edilmiş olur ve birkaç saksı parç ası verip kıymetli bir elması ele geçirmek gibi olur.Yâhut birkaç çakıl parçası verip, ölmüş bir sevgilinin rûhunu geriye getirmek, hayat kazandırmak gibidir. (İmâm-ı Rabbânî)
Müstehab, Hak teâlâya dost eder ve Allahü teâlânın rızâsını kazanmaya vesîledir. (Abdülhakîm-i Arvâsî)
İmâmın, son sünneti, farz kıldığı yerde kılması mekruhtur (ibâdetin sevâbını giderir). Cemâatin kılması mekrûh değil ise de, başka yerlerde kılmaları müstehabdır. Müstehâbı yapmayanın namazı noksan olmaz; sevâbından mahrûm kalır. (Şernblâlî)
Beş vakit namazı vakitleri girer girmez kılmalıdır. Yalnız yatsı namazını kış aylarında gecenin ilk üçte birine kadar geciktirmek müstehabdır. (İmâm-ı Rabbânî)
MÜSTEHLİK EVLİYÂ:Nihâyete erdikten, maksada kavuştuktan sonra sebepler âlemine indirilmeyen, geri döndürülmeyen evliyâ. Kalbi hep Allahü teâlâya dönük olup, O'ndan başkası ile meşgul olmayan zâtlar.
Müstehlik olan evliyânın peygamberlik makâmının kemâlâtından (üstünlüklerinden) haberi yoktur. Başkalarını kemâle getiremez (yetiştirip olgunlaştıramaz). (İmâm-ı Rabbânî)
MÜSTEKAR:
1. Karar kılınacak, yerleşilecek yer.
Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:
O (cehennem) ne kötü bir müstekar ve kalınacak yerdir. (Furkân sûresi: 66)
2. Sâbit, hiç değişmeyen, yerleşmiş, değişmez.
İslâmiyet, insanların mukadderâtını (işlerini) belli müstekar bir adâlet temeline bağlamış, diktatörlerin, zâlimlerin, câhillerin, şahıslar ve zümreleri kayıran veya ezen, birbirine uymayan ahkâm (hükümler) yapmalarına hâcet bırakmamıştır. Halkın muk adderâtını tesâdüfe, şansa değil, beyâza-siyaha ve doğuya-batıya yayılan eşit haklara, âdil hükümlere bağlamıştır. Fıkıh kitabları, her ilerlemedeki zorlukları çözen, her çağda huzûr ve seâdeti sağlayan ilâhî hükümleri bildirmektedir. (Abdülhakîm Arvâsî)
MÜSTEKÎM:Doğruluk üzere olan, doğru yolda yürüyen. Doğrulukla sıfatlanmış kimse. (Bkz. Sırât-ı Müstekîm ve İstikâmet)
Müstekîm ol, hazret-i Allah utandırmaz seni. (Diyâr-ı Bekrli Saîd Paşa)
MÜSTE'MİN:Eman dileyen, sığınan.
Kendi memleketinden başka bir devletin topraklarına izinle giren kimse.
Müste'min Kâfir:Müslüman bir memlekete onların izni ile giren müslüman olmayan kimse.
Dâr-ül-İslâm'a (İslâm ülkesine) müste'min olarak gelen bir kâfir, burada yaşamakta olan bir zımmî gibi, yâni gayr-i müslim vatandaş gibi korkusuz yaşar. Onun haklarına mâlik olur. Müste'mine veya zımmîye olan borcunu ödemeyen müslüman hapsolunur. (İbn-i Âbidîn)
Dâr-ül-İslâm'da bulunan müste'min kâfirin yalnız muâmelâttaki (İslâm hukûkunun alış-veriş, kirâ, şirketler, fâiz, mîrâs gibi hususlardaki) hükümlere uyması lâzımdır. İslâm memleketinde, müste'min ile de, müslümanlar ile yapılması câiz olan sözleşmele r yapılır. Alınması dînimizde lâzım olmayan malları alınamaz. Âdet olsa da, alınması yine câiz olmaz. Meselâ Meryem anayı ziyâret için Kudüs'e gelenlerden ve turistlerden ayakbastı parası veya başka isimlerle bir şey almak câiz olmaz. (İbn-i Âbidîn)
Müste'min Müslüman:Dâr-ül-harbe (müslüman olmayanların ülkesine) onların izni ile giren müslüman.
Dâr-ül-harbde bulunan bir müste'min müslümanın, kâfirlerin mallarını, onların rızâsı ile alması câizdir. Fakat, gadr, yâni sözünde durmamak, hıyânet etmek, her yerde haramdır. Gönül rızâsı ile malını almak, gadr değildir. Malına, canına, kadınına, kı zına saldırmak gadr olur. Haram olur. Fakat, müslüman memleketinde bulunan müste'min kâfirin malını, gönül rızâsı ile olsa bile, câiz olmayacak yol ile almak gadr olur. Çünkü, İslâm memleketinde, şerîatin emirlerine uygun hareket edilir. (İbn-i Âbidîn)
MÜSTEŞRİK:Doğu memleketlerini, din, dil ve târihleri başta olmak üzere her yönden araştırıp tesbite çalışan batılı ilim adamı. Garplı bilgin, oryantalist, şarkiyâtçı.
Meşhûr İngiliz müsteşriki George Sale, Kur'ân-ı kerîmi İngilizce'ye tercüme ettiği eserinin önsözünde diyor ki: "Hicretten evvel, Medîne-i münevverede müslüman olmayan hiçbir ev kalmamıştı. Yâni Medîne'de her eve İslâmiyet girmişti. Eğer bir kimse; " İslâmiyet diğer memleketlere ancak kılıç kuvveti ile yayıldı diye bir iddiâda bulunursa; bu kuru bir suçlama ve cehâlettir. Çünkü İslâmiyet'i kabûl eden ve kılıcın ismini bile işitmeyen pekçok memleket vardır. Bunlar kalblere te'sir eden Kur'ân-ı kerîmi işitmekle müslüman olmuşlardır. (Harputlu İshâk Efendi)
MÜŞÂHEDÂT:Kalb gözüyle görmeler veya bu yolla görülen şeyler. Müşâhede kelimesinin çoğuludur.
Ahvâl ve mevâcid (hâller ve kendinden geçme) ve müşâhedât ve tecelliyât (hakîkatlerin kalbe yerleşmesi) tasavvuf yolunun başlangıcında ve arada meydana gelir. (İmâm-ı Rabbânî)
Dünyâda vâki olan müşâhedât tamâmen zıllere, gölgelere bağlıdır ve hayâl kaydından, bağından kurtulmuş değildir. (Muhammed Ma'sûm)
MÜŞÂHEDE:Görme, anlama. Kalb gözü ile görme.
Kalbde tevhîdin yâni tek olan Allah'a inanmanın bulunduğunun alâmeti; O'nunla berâber bir ikincisinin olmadığını her an müşâhede etmektir. (Ebüssü'ûd Ebü'l-Aşâir)
MÜŞÂHİN:Müslümanların cemâatini terk eden, bid'at sâhibi, mezhebsiz kimse.
Allahü teâlâ, Şa'bân'ın (Şa'bân ayının) on beşinci gecesi (Berât gecesi) bütün kullarına merhamet eder. Yalnız müşrik (Allahü teâlâya ortak koşanı) ve müşâhini affetmez. (Hadîs-i şerîf-Taberânî)
MÜŞÂRATA:Şartlaşma, sözleşme. Nefs muhâsebesinin (nefsi hesâba çekmenin) ilk basamağı olup, Allahü teâlânın beğendiği işleri yapma, beğenmediklerinden sakınma ve âhirete hazırlanma husûsunda nefsle sözleşme.
Din büyükleri, dünyânın bir pazar yeri gibi olduğunu ve burada, nefs ile alış-verişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticâretin kazancı Cennet'tir. Ziyânı (zarârı) da Cehennem'dir. Yâni kârı, ebedî seâdet (kurtuluş), ziyânı da sonsuz felâkettir. Din bü yükleri, nefslerini, ticâretteki ortak yerine koymuşlardır. Ortak ile önce müşârata yapılır. Sonra, işlerine, sözünde durup durmadığına dikkat edilir. Nihâyet hesâblaşılıp, hıyânet yapmışsa (sözünde durmamışsa) mahkemeye verilir. Din büyükleri de, nefsleri ile müşârata edip şirket kurmuşlar, onu murâkabe edip gözetmişler, hesâba çekmişler, cezâlandırmışlar, onunla uğraşmışlar ve onu azarlamışlardır. (İmâm-ı Gazâlî)
MÜŞÂVERE:Aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören kimseler ile bir konu üzerinde konuşma, görüşme, danışma, meşveret etme, görüşüne baş vurma. (Bkz. Meşveret)
Allahü teâlâ âyet-i kerîmede meâlen buyurdu ki:
... (Ey Resûlüm!) Eshâbın ile müşâvere et. Onlara danış. (Âl-i İmrân sûresi: 159)
İslâm halîfelerinin hepsinin müşâvirleri (her işte danışacakları kimseler), meclisleri, ilim adamları vardı. Müşâvere etmeden bir şey yapmazlardı. (Muhammed Hâdimî)
Müşâvere yapılacak kişide şu beş şart bulunmalıdır: 1) Akıllı ve tecrübeli olmalıdır. 2) Dindar ve takvâ sâhibi (Allahü teâlâdan korkarak haramlardan kaçan olmalıdır. 3) Nasîhat eden bir dost olmalıdır. 4) Zihnini meşgul eden bir sıkıntısı olmamalıdı r. 5) Kendisine danışılacak işte onu ilgilendiren bir maksâdı ve onu etkileyecek bir arzu ve menfeat olmamalıdır. (Mâverdî)
Müslümanlığın çok mantıkî oluşu ve sâdeliği, câmilerin insanı kendine çeken câzibesi, bu dîne mensûb olanların dinlerine büyük bir ciddiyet ve muhabbet ile bağlanmaları, işlerde müşâvere edip, insanlara dâimâ merhamet ve şefkat ile muâmelede bulunmal arı, yoksullara yardım etmeleri ilk defâ olarak kadınlara da mal sâhibi olma hakkını vermeleri gibi pekçok şeyler, o zamâna göre yapılan en muazzam medenî inkılablar benim üzerimde çok büyük te'sirler yaptı. (Donald Rockwell)
MÜŞEBBİHE:Allahü teâlâyı cisim ve varlıklara benzeten, Kur'ân-ı kerîmdeki müteşâbih (mânâsı kapalı) âyetleri görünen lugat mânâsına göre açıklayıp, Allahü teâlânın el ve yüz gibi organlarının olduğunu iddiâ eden bozuk fırka.
Müşebbihe bozuk yolunu ilk defâ ortaya çıkaran aslen bir yahûdî olan Abdullah bin Sebe'dir.Hicrî birinci asrın başlarında yaşayan Hişâm bin Sâlim el-Cevâlikî ve Hişâm bin Hakem gibi kimseler de müşebbihedendirler. Müşebbiheye göre; "Mâbûdları (ibâdet ettikleri tanrı) cisimdir, sonu ve sınırı vardır. Uzunluk genişlik ve derinlik sâhibidir. O, parlak bir ışıktır. Her tarafına ışık saçan yuvarlak bir inci misâli parlayan saf altın gibidir. Rengi, tadı, kokusu vardır. Mâbûd bâzan hareket eder, bâzan hareketsiz durur. O, kendi karışıyla yedi karıştır." (Abdülkâhir Bağdâdî)
Müşebbihe esasta ikiye ayrılır. Birincisi Allahü teâlânın zâtını insana benzetenlerdir. İkincisi ise, Allahü teâlânın sıfatlarını insanların ve diğer yaratılmışların sıfatlarına benzetenlerdir. (Şehristânî)
Kendilerine selefiyye adını veren ve bulundukları memleketlerdeki Ehl-i sünnet (Peygamberimizin ve Eshâbının yolunda olan) din adamlarını her fırsatta kötüleyen kimseler, bugün müşebbihe ve mücessimeye âit fikirleri benimsemekte ve yaymaya çalışmakta dır. Kendilerine haşevî adı verilen, Allahü teâlâyı, yarattıklarına benzeten, madde ve cisim diyen kâfirlerin büyük bir kısmı müşebbihe ve mücessimedirler. (Ebû Zühre, İbn-i Cevzî)
MÜŞEKKİK:Bir cins içindeki ferdlerin hepsinde eşit miktârda bulunmayan sıfat, özellik.
İlim, âlimlerin bâzısında az, bâzısında çok olan bir sıfattır.Bu sebeple din bilgilerinde, ilmi en çok olan âlime güvenilir. Akıl da ilim gibi müşekkik olup, insanlarda eşit olarak bulunmaz. Hiç yanılmayan, hatâ etmeyen selîm akıl, peygamberlerde ale yhimüsselâm bulunur. Peygamberlerin akıllarına yakın olan akıllar, Eshâb-ı kirâmın (Peygamberimizin arkadaşlarının), Tâbiîn'in (Eshâb-ı kirâmı görenlerin), Tebe-i tâbiîn (Tâbiîn'i görenlerin) ve diğer din büyüklerinin akıllarıdır. (Abdülhakîm Arvâsî)
MÜŞFİK:Şefkatli, merhametli, acıyan.
Merhametli ve müşfik bir rehber olmadıkça, çocuk, ilim ve ahlâk edinemez, yükselemez. İyi rehber, yâni ilim ve ahlâk sunan zât, çocuğu felâketten kurtarıp, seâdete kavuşturur. (İmâm-ı Gazâlî)
Hoca müşfik ve mâhir; talebe zekî ve çalışkan olursa öğrenilmeyecek bir mes'ele yoktur. (Abdülhakîm Arvâsî)
Müşfik ve şefkatli rehber yâni mürşid, talebesini alçak dünyâ için kızıp azarlamaz. Onların azarlamaları dünyâ için değildir. Zîrâ dünyânın, onların yanında sivrisinek kadar kıymeti yoktur. (Abdülmecîd Şirvânî)
MÜŞRİK:Allahü teâlâya şirk (ortak) koşan. Allahü teâlâyı mâbûd bildiği hâlde put veya benzeri şeyleri de ilâh, tanrı edinen. (Bkz. Şirk)
Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:
Mekke kâfirleri, Muhammed ölecek, O'ndan kurtulacağız diyorlardı. Allahü teâlâ da evet sen öleceksin. Fakat, o müşrikler de, elbette ölecekler. Kendileri elbet ölecek olan kimselerin, başkasının ölümünü beklemeleri, açık bir câhilliktir. (Zümer sûresi: 30)
Müşriklerin kendileri değil, îtikâdları ve kalbleri pistir. Îtikâdları düzelirse, kendileri de temiz olur. (İmâm-ı Rabbânî)
Müşrik, Hak teâlâdan başkasının ibâdetine tutulmuştur. (Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî)
MÜŞTEBEH:Şübheli olan şey.
Helâl meydandadır. Haram meydandadır. Müştebeh olanlar ikisi arasındadır.Kıyâmete kadar böyledir. (Hadîs-i şerîf-Buhârî)
Herkese önce lâzım olan şey, Ehl-i sünnet vel-cemâat âlimlerinin anladıklarına ve bildirdiklerine uygun olarak îtikâdı düzeltmektir. Îmânı düzelttikten sonra farzları, vâcibleri, sünnetleri, müstehâbları, haramı, helâli, mekrûhu ve müştebehi öğrenmek ve fıkıh (ilmihâl) bilgilerine göre amel etmek lâzımdır. (İmâm-ı Rabbânî)
MÜŞTERÎ:Satın alan.
Bir malı satan ile müşteri arasında anlaşılan değere malın bedeli, fiyatı denir. (Ali Haydar Efendi)
Satış sözleşmesi tamam olunca, mebî (satılan mal) müşterinin mülkü olur. (Alâüddîn Haskefî)
Müşteri, satın aldığı bir şeyin kusûrunu düzeltse, geri vermek hakkı kalmaz. Satın alınan bir hayvana binmek, kabûl etmek demektir. (İbn-i Âbidîn)