Salvo
Kayıtlı Üye
Büveyhi'lerin Bağdat'ı Ele Geçirmesi
Batıdaki Berberi isyanı, Bağdat'ın, aslen Hazar Denizi'nin Güney-Batı kıyılarındaki dağlık bir bölge olan Deylem'den gelen Büveyhiler tarafından istila edilmesiyle aynı döneme rastladı. Deylemliler de Türkler gibi, Bağdat'ın da dahil olduğu İslam Dünyasına paralı asker sağlayan vahşi dağlılardı. Büveyhi hanedanlığı adını, Deylemli bir kabilenin reisi olan Ebu Şüca el-Büveyp'den alıyordu ve bu şahsın üç oğlu, Ali, Hasan ve en küçüğü Ahmet'in paralel çabalarıyla kuvvet kazanmıştı. Güçlü yerel maceraperestlerden bir başkası olan ve Kuzey İran'ın büyük bir bölümünü Sasanilerin elinden alarak, Güneyde İsfahan ve Hemedan'a kadar genişleten Merdaviç bin Ziyar'ın, 935'te bir suikastle öldürülmesinden sonra, toprakları (Hazar Bölgesi haricinde) bu üç kardeşin eline geçti. Bir sonraki yıl çıkan karışıklıkta, üç kardeş kontrol altına aldıkları bölgeyi genişletmeye devam ettiler: Ali, İsfahan ve Fars'ta kendi gücünü pekiştirdi; Hasan Rey ve Hemedan'ı ele geçirirken, Ahmet, Güney Doğuda Kirmanı ve Güney Batıda Kuzistanı aldı.
Aralık 945'te, Ahmet Bağdat'a yürüdü ve Abbasiler kendi komutanlarının en aşağılayıcı hakaretlerine maruz kalacak kadar düştükleri ve hiç bir savunma pozisyonu alacak durumda olmadıklarından hiç bir direnişle karşılaşmadan şehri ele geçirdi. Türk komutanlarından oluşan Abbasi emirleri ise, iktidar kavgaları ile meşguldüler ve sivil ve askeri meseleleri sıkı bir şekilde ele alacak kimse bırakmamışlardı. Biçare ve korkak Halife el-Müstekfi (h. 944-6), saklandığı yerden çıktı ve Ahmet'e Emirü'l-Ümera[83] (Başkomutan) unvanı ve Muiz-üd-devle (devleti güçlendiren) şeref payesi ile bütün iktidarı devretti. Aynı zamanda Ali ve Hasan da, sırasıyla, İmamü'd-devle (devletin direği) ve Rüknü'd-devle (devletin desteği) unvanlarını aldılar. Başkentteki yeni iktidar tamdı ve Büveyhi ailesi içerisinde verasetle intikal eden kalıcı bir emirlik kuruldu. Birkaç hafta sonra, Ocak 946'da, barbar bir kabileden olan Muiz, zavallı halifeyi kör ederek; yerine, el-Muktedir'in (h. 908-32) oğullarından birisi olan el-Muti'yi (h. 946-74) geçirdi; el-Muti'ye harçlık olarak sadece az miktarda bir yevmiye bağlandı.
Bütün bu olaylar, özel bir durum ortaya çıkardı. İstilacı Büveyhiler Şii inancına bağlıydılar ve bu nedenle Sünni halifelerin dayandığı dini temelleri kabul etmiyorlardı, fakat gerçekte bunların kalan bağımsızlık foksiyonlarını ve imtiyazlarını ellerinden alarak, kendi siyasi amaçları için kullanmak üzere varlıklarını devam ettirdiler. Gerçek iktidarı İranlı Şii komutanlar kullandığı halde, emirler, Sünni inancının komutanları olan ve kendilerine şahsi bir maaş bahşedilerek, Şii komutanların merhametiyle kuklalar olarak tutulup hakaretlere uğrayan Abbasi halifelerinin adıyla veriliyordu. Halifeliği dini bir müessese olarak kabul eden, fakat diğer yönlerden bağımsız olan vilayet hükümdarları, bu tasdiki, cemaatle kılınan Cuma namazlarında ve diğer merasimlerde okunan hutbelere, iktidarda olan halifenin adından bahsederek gösteriyorlardı. Fakat Bağdat'ta okunan hutbe, ayrıca siyasi hakimiyetin de sembolüydü. Şimdi ise, halifenin bu ayrıcalığına da gizliden tecavüz ediliyor ve başkentteki camilerin minberlerinden okunan hutbelerde halifenin adıyla birlikte yeni emirin adı da kullanılmaya başlıyordu. Büveyhiler, hakimiyetin açık bir sembolü olan, Bağdat'ta basılan madeni paraların bir yüzüne kendi isimlerini bastırıyorlardı. O zamana kadar siyasi prestijleri olmamasının sıkıntısını çeken Şiilik, Büveyhiler tarafından, Bağdat'ta iktidarı ellerinde bulundurdukları sürece (1055'e kadar), korundu ve teşvik edildi. Muizü'd-devle, Bağdat'ta basılan madeni paraların bir yüzüne kendi isimlerini bastırıyorlardı. O zamana kadar siyasi prestijleri olmamasının sıkıntısını çeken Şiilik, Büveyhiler tarafından, Bağdat'ta iktidarı ellerinde bulundurdukları sürece (1055'e kadar), korundu ve teşvik edildi. Muizü'd-devle, Bağdat'ta iyice yerleşir yerleşmez, nüfusun küçük bir bölümünü oluşturan Şii unsurunu ön plana çıkarmaya çalıştı.
Batıdaki Berberi isyanı, Bağdat'ın, aslen Hazar Denizi'nin Güney-Batı kıyılarındaki dağlık bir bölge olan Deylem'den gelen Büveyhiler tarafından istila edilmesiyle aynı döneme rastladı. Deylemliler de Türkler gibi, Bağdat'ın da dahil olduğu İslam Dünyasına paralı asker sağlayan vahşi dağlılardı. Büveyhi hanedanlığı adını, Deylemli bir kabilenin reisi olan Ebu Şüca el-Büveyp'den alıyordu ve bu şahsın üç oğlu, Ali, Hasan ve en küçüğü Ahmet'in paralel çabalarıyla kuvvet kazanmıştı. Güçlü yerel maceraperestlerden bir başkası olan ve Kuzey İran'ın büyük bir bölümünü Sasanilerin elinden alarak, Güneyde İsfahan ve Hemedan'a kadar genişleten Merdaviç bin Ziyar'ın, 935'te bir suikastle öldürülmesinden sonra, toprakları (Hazar Bölgesi haricinde) bu üç kardeşin eline geçti. Bir sonraki yıl çıkan karışıklıkta, üç kardeş kontrol altına aldıkları bölgeyi genişletmeye devam ettiler: Ali, İsfahan ve Fars'ta kendi gücünü pekiştirdi; Hasan Rey ve Hemedan'ı ele geçirirken, Ahmet, Güney Doğuda Kirmanı ve Güney Batıda Kuzistanı aldı.
Aralık 945'te, Ahmet Bağdat'a yürüdü ve Abbasiler kendi komutanlarının en aşağılayıcı hakaretlerine maruz kalacak kadar düştükleri ve hiç bir savunma pozisyonu alacak durumda olmadıklarından hiç bir direnişle karşılaşmadan şehri ele geçirdi. Türk komutanlarından oluşan Abbasi emirleri ise, iktidar kavgaları ile meşguldüler ve sivil ve askeri meseleleri sıkı bir şekilde ele alacak kimse bırakmamışlardı. Biçare ve korkak Halife el-Müstekfi (h. 944-6), saklandığı yerden çıktı ve Ahmet'e Emirü'l-Ümera[83] (Başkomutan) unvanı ve Muiz-üd-devle (devleti güçlendiren) şeref payesi ile bütün iktidarı devretti. Aynı zamanda Ali ve Hasan da, sırasıyla, İmamü'd-devle (devletin direği) ve Rüknü'd-devle (devletin desteği) unvanlarını aldılar. Başkentteki yeni iktidar tamdı ve Büveyhi ailesi içerisinde verasetle intikal eden kalıcı bir emirlik kuruldu. Birkaç hafta sonra, Ocak 946'da, barbar bir kabileden olan Muiz, zavallı halifeyi kör ederek; yerine, el-Muktedir'in (h. 908-32) oğullarından birisi olan el-Muti'yi (h. 946-74) geçirdi; el-Muti'ye harçlık olarak sadece az miktarda bir yevmiye bağlandı.
Bütün bu olaylar, özel bir durum ortaya çıkardı. İstilacı Büveyhiler Şii inancına bağlıydılar ve bu nedenle Sünni halifelerin dayandığı dini temelleri kabul etmiyorlardı, fakat gerçekte bunların kalan bağımsızlık foksiyonlarını ve imtiyazlarını ellerinden alarak, kendi siyasi amaçları için kullanmak üzere varlıklarını devam ettirdiler. Gerçek iktidarı İranlı Şii komutanlar kullandığı halde, emirler, Sünni inancının komutanları olan ve kendilerine şahsi bir maaş bahşedilerek, Şii komutanların merhametiyle kuklalar olarak tutulup hakaretlere uğrayan Abbasi halifelerinin adıyla veriliyordu. Halifeliği dini bir müessese olarak kabul eden, fakat diğer yönlerden bağımsız olan vilayet hükümdarları, bu tasdiki, cemaatle kılınan Cuma namazlarında ve diğer merasimlerde okunan hutbelere, iktidarda olan halifenin adından bahsederek gösteriyorlardı. Fakat Bağdat'ta okunan hutbe, ayrıca siyasi hakimiyetin de sembolüydü. Şimdi ise, halifenin bu ayrıcalığına da gizliden tecavüz ediliyor ve başkentteki camilerin minberlerinden okunan hutbelerde halifenin adıyla birlikte yeni emirin adı da kullanılmaya başlıyordu. Büveyhiler, hakimiyetin açık bir sembolü olan, Bağdat'ta basılan madeni paraların bir yüzüne kendi isimlerini bastırıyorlardı. O zamana kadar siyasi prestijleri olmamasının sıkıntısını çeken Şiilik, Büveyhiler tarafından, Bağdat'ta iktidarı ellerinde bulundurdukları sürece (1055'e kadar), korundu ve teşvik edildi. Muizü'd-devle, Bağdat'ta basılan madeni paraların bir yüzüne kendi isimlerini bastırıyorlardı. O zamana kadar siyasi prestijleri olmamasının sıkıntısını çeken Şiilik, Büveyhiler tarafından, Bağdat'ta iktidarı ellerinde bulundurdukları sürece (1055'e kadar), korundu ve teşvik edildi. Muizü'd-devle, Bağdat'ta iyice yerleşir yerleşmez, nüfusun küçük bir bölümünü oluşturan Şii unsurunu ön plana çıkarmaya çalıştı.