Üç Peri Kızı

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir padişahın üç oğlu varmış. Günün birinde, bu çocukların babası olan padişah ölünce, şehzadeler de kendilerine göre bir iş tutmak üzere babalarından kalan malları aralarında paylaşmışlar. Padişahın büyük oğullarının her ikisi de kendilerini bir işe adamış, geçimlerini sağlamanın yolunu bulmuşlar. Ama bunlardan küçük kardeş, hazır paranın tükenmeyeceğini sanarak kendine ne bir iş tutmuş, ne de çalışmış. Elindeki avuncundaki paraları, çevresini saran bir takım dalkavuklarla birlikte har vurup harman savurmuş, günün birinde de parasız kalmış. Lüks içinde sürdürdüğü bu hayattan yoksun kalmamak için büyük ağabeyinden para istemeye gitmiş. Ağabeyi onu hem azarlamış, hem de kovmuş. Oradan çıkıp ortanca ağabeyine gitmiş. O, küçük kardeşinin haline acıyarak, çıkarıp ona birkaç kuruş vermiş. Şehzade paraları alır almaz gitmiş. Yine har vurup harman savurmuş, parasız kalmış. Tekrar ortanca ağabeyinin yanına gitmiş. O yine, dayanamamış, kardeşine biraz daha harçlık vermiş.

Şehzade o gün de gününü gün etmiş, artık alıştı ya, yine ortanca ağabeyinin yanına varıp ondan para istemiş. Bu sefer ortanca ağabeyi, ‘’Haydi yıkıl karşımdan, ben her gün sana parayı nereden bulacağım?’’ diyerek onu kovmuş.

Küçük şehzade ne yapacağını şaşırmış? Her gün yiyip içmeye, gezip tozmaya alışmış bir kere.

Düşünüp taşınmış, kendisiyle arkadaşlık eden adamlara ‘’Bugün masrafları siz görün, sonra elime para geçince ben de size öderim,’’ demeye karar vermiş. Hemen gitmiş, onların bir kaçını bulmuş, ‘’Arkadaşlar, bugün bende para yok. Hiç değilse bugün siz harcayın da ben size borçlu kalayım. Yarın, öbür gün elime para geçince sizinle yine paylaşırım’’ diyerek onları kandırmak istese de, şehzadenin parasının olmadığını anlayan arkadaşları, ‘’haydi, yıkıl git, senin gibi şehzadelerin bizim yanımızda işi yok?’’ diyerek onu kovmuşlar. Şehzadenin o zaman aklı başına gelmiş. ‘’Yazıklar olsun, ben varımı yoğumu bu heriflere yedirip tükettim, onlar bir gün için olsun beni parasız kabul etmediler. Şimdi ben ne yapayım? Diye kara kara düşünmeye başlamış. Düşünmüş taşınmış, kendine şöyle olur, böyle gider, dese de, bir türlü bunu içine sığdıramamış, herkese rezil olmamak için başını alıp şehirden gitmeye karar vermiş. Az gitmiş uz gitmiş epeyce yer gitmiş.

Günün birinde bir ovayı geçerken önünde giden bir hayvan görmüş. ‘’Aman bu ne güzel hayvanmış’’ diyerek hayvanın ardına düşüp, tutmak için onu kovalamaya başlamış. Hayvan gitmiş, o gitmiş, hayvan kaçmış, o kovalamış.

En sonunda hayvanın bir yere girip gözden kaybolduğunu görünce, ‘’Nasıl olsa bunu girdiği yerde ele geçiririm,’’ diye düşünerek hayvanın girdiği yere varmış. Bakmış ki bir güzel bahçe; güllük, gülistanlık, güzel güzel ağaçlar, şarıl şarıl akan sular, her yanda şakıyan bülbüller, ortada bir köşk; bütün zümrütten yapılmış, bakanın gözleri kamaşmış. Köşkün önünde bir havuz, üç yerinden su akarmış. Şehzade bunları görünce hayranlıkla’’Acaba burası cennet midir, yoksa nedir? Görünürlerde hiç kimse de yok. Buraya girmekle iyi mi ettim, yoksa kötü mü?’’ diye düşüne düşüne, içeri girebilmek için köşkün yanında dolaşmaya başlamış. Ama içeri girecek bir yere de rastlayamamış.

‘’Bunda bir iş olmalı. Elbet burası boş değil ya. İyisi mi, hiç sesimi çıkarmadan bir yere saklanayım da, olup bitenleri göreyim,’’ diyerek gül ağaçlarının arasına gizlenip oturmuş.

Akşam olunca uzaklardan üç tane güvercin gelmiş, havuzun kenarına konmuş. O akan çeşmelerden her güvercin ağzına bir parça su alıp havuza dalmış. Çırpınarak çıktıklarında üçü de birer kız olmuş. Ama şehzadenin bunları görmesiyle birlikte aklı da başından gitmiş.

Şehzade gül ağaçlarının arasında gizlenmekte dursun, kızlar havuzun kenarına oturup, kahkaha ile gülmeye, konuşmaya başlamışlar.

Biri, ‘’Ben bugün bir güzel gördüm, ama güzel demek ona yakışır, gelgelim kendi pek yoksuldur.,’’ deyince, öteki, ‘’Senin gördüğünü ben de gördüm, ama o yoksul değildir, düşkündür,’’demiş. Üçüncü kız da, ‘’ Siz onu gördünüz ama benim gördüğüm gibi görmediniz,’’ derken, gözü gül ağaçlarının arasındaki şehzadenin gözüne takılmış. Kendilerine baktığını görmüşler ve kahkahayla gülmüşler. Öbür kızlar onu bu sözlerinden bir şey anlamamışlar, ama kızın kendisini gördüğünü anlayan şehzadenin yüreği tir tir titremeye başlamış. ‘’Şimdi bunlar benim burada olduğumu duyunca, buraya niçin geldiğimi bilemedikleri için canıma kıyacaklar,’’ diye korkuya kapılmış. Ama yine de yerinden kımıldamamış. Bu küçük kız ötekilerden çok daha güzelmiş, oğlanın güzelli de ondan aşağı kalmazmış. Oğlanla kız birbirilerini gördüklerinde, her ikisinin de içine öyle bir aşk ateşi sarmış ki, akılları başlarından gitmiş. Ötekiler de bu kızın en sonunda gülüşüne kızıp, söylediği sözlerden bir şey anlamadıklarından, kendileriyle eğlendiğini sanarak ona darılmışlar. Köşke gitmişler.

Kızın aklı oğlanda, oğlanın ki de kızda kalmış, ötekiler bu kıza darıldıkları için onu odasında yalnız bırakmışlar. Kız köşkün penceresine oturup, kendi kendine bu oğlanın kim olduğunu düşünerek onu seyretmiş, seyrettikçe üzü,lmüş, üzüldükçe dertlenmiş. Ötekiler de el çırpıp hizmetçileri çağırmışlar, onların getirdikleri yemekleri yemişler, şerbetleri içmişler. Sonra da çalgı çalıp, eğlenmeye başlamışlar.

Oğlanla kız birbirilerine baka baka oldukları yerde uyumuşlar. Kız, oğlanın düşüne girmiş. Oğlan kıza kim olduğunu sormuş rüyasında. Kız da, ‘’Biz üçüzleriz, üçümüz de kardeşiz. Ya sen kimsin?’’ demiş, oğlan,’’Ben de filan padişahın oğluyum. Şimdiyse her şeyimi yitirmiş bir yoksulum,’’ diye başına gelenleri anlatmış.

Kız da,’’Aman şahım, biz böyle kalırsak, mutlaka bir gün kardeşlerim seni görürler. Bana dargın oldukları için de ikimizi birden öldürürler. Biz yatarken soyunuruz, o zaman sen bizim bütün elbiselerimizi çalıp yakabilirsen üçümüz de senin gibi insan kılığında kalırız. Sonra birbirimizle evleniriz. Onlar da artık bize bir şeyler yapamazlar,’’ demiş. Oğlan derin bir ah çekerek uykudan uyanmış. Anlamış ki gördüğü bir düşmüş. Kendi kendine,’’Acaba bunun dediği gerçek olur mu’’ diye düşünmüş taşınmış.

Tam o sırada, çalgıları, eğlenceleri sona eren ötekiler birbirilerine,’’ Haydi, artık yatalım’’ dediklerini işitmiş.

O zaman oğlan bir parça kendine gelmiş. ‘’Aman şunlar yatsa da, kızın bana düşte söylediklerinin gerçek olup olmadığını anlasam,’’ diyerek onların uyumalarını beklemiş durmuş. Her nasılsa, olduğu yerden kalkıp doğru köşkün yanına varmış. Masal bu ya, kapıyı açık bulup yavaş yavaş yukarı çıkmış. Bir de bakmış ki, kızların üçü de soyunmuş, her biri bir taraftan sere serpe yatıyor. Onların oracıkta duran kıyafetlerini toplayıp kucakladığı gibi aşağıya inmiş. Bahçeden uzaklaşarak ilerlemiş, yaktığı bir ateşte elbiseleri tutuşturmuş. Tam elbiseler tutuşurken, kızların üçü birden uyanarak yataklarından dışarı fırlamışlar. ‘’Aman bize ne oldu’’ diye bağıra bağıra kimi suya, kimi de beriye saldırmaya başlamışlar. Bir de bakmışlar ki, elbiseleri yok. ‘’Eyvah! Bize bir düşman gelmiş. Şimdi ne yaparız? Bize bir kötülük gelirse kendimizi nasıl kurtarırız?’’ diye birbirilerine sarılıp, korkuyla bulundukları yerde kalmışlar. Şehzade de,’’Varıp gideyim, şunlara ne olduğunu hele bir göreyim’’, diyerek bahçenin yanına gelince, bir de bakmış ki, bahçenin yerinde yeller esiyor, her bir yanı yanmış, kül olmuş, ne köşk kalmış, ne de havuz. Biraz ilerleyip de üç kızı birbirilerine sarılmış bir halde görünce hemen onların yanına sokulmuş. ‘’ Ey periler, sakın bana ilişmeyiniz.’’ Diye kızlarla eğlenmeye başlamış. Onlar da,’’Acaba bu bizi öldürmeye mi geliyor?’’ diye korkudan soluk soluğa kalmışlar.

Şehzade gördüğü düşte küçük kızın söylediklerinin gerçek olduğunu anlar anlamaz hemen kendinde cesaret bulmuş. Onlara iyice sokulup, ‘’Ey güzeller, şimdi siz de, ben de aynı olduk. Hiç korkmayın. Ben ölürüm de sizi yalnız bırakmam. Biz de sizin gibi üç kardeşiz. Hep birlikte ölünceye kadar otururuz. Haydi, düşün önüme,’’ diyerek kızları önüne katmış, hep birlikte yola düşmüşler. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler, sonunda şehzadenin şehrine varmışlar. Şehzade ağabeylerinin yanına gidip, onlara, ‘’Size de, kendime de güzel birer kız buldum. Haydi, her birini birimiz alıp, ölünceye dek rahatlık içinde oturalım,’’ demiş, kızları ağabeylerine göstermiş. Şehzadenin ağabeyleri kızları görür görmez neye uğradıklarını şaşırmışlar. Kızlara bin can ile aşık olan delikanlılar ayıldıkları zaman küçük kardeşlerine onar bin altın bahşiş vermişler sonra düğün hazırlıklarına başlamışlar. Üç kardeşin birlikte yaptıkları düğün kırk gece sürmüş.